Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 C. L a u r e l .

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Cassidy Laurel
6. Sınıf | Nigra Öğrenci
6. Sınıf | Nigra Öğrenci
avatar

Karakter Yaşı : 18.
Mesaj Sayısı : 23
Kayıt tarihi : 02/03/11
Gerçek Yaş : 22
Lakap : Cass.

MesajKonu: C. L a u r e l .   Çarş. Mart 02, 2011 8:54 pm

    “Kalkma vakti Bayan Pietravzki.” Helen aniden açılan perdelerden dolayı odasını dolduran ışıkla irkildi. Dadısı Matmazel Tjerya odasına saçılmış kıyafetlerini topluyordu. “Bugün on dördüncü yaş gününüz. Ne çabuk büyüyorsunuz. Bay ve Bayan Pietravzki’nin sizi eve getirdiği günü daha dün gibi hatırlıyorum.” Matmazel birçok işi aynı anda yapabiliyordu. Hem odayı toplayıp hem konuşmak da buna dahil. Helen kafasına kadar çektiği yorganı üzerinden attı hızla. “Ne dediniz Matmazel? Eve getirdikleri gün mü?” diye sordu uykulu gözlerine gelen ışığı hiçe sayarak. Eve getirmek de ne demekti? Matmazel bunu, sanki pet shoptan alınmış şirin bir köpeğe söyler gibi söylemişti. Helen masum sorusunun Matmazel’i bu kadar korkutacağını düşünmüyordu; ama Matmazel odayı toplamayı bırakmış garip bir heyecanla Helen’e bakıyordu. Sonunda ince bir çizgi halindeki dudaklarını oynatmayı başardı genç kadın. “Ah, hastaneden gelişinizde ben bu evdeydim küçük hanım. Onu demek istemiştim.” dedi konuyu kapatmak istercesine. Helen üstünde fazla durmadı ve yumuşak yatağından indip yatağın önünde duran ufak sandıktan sabahlığını aldı. Siyah saten tenine değdiğinde hissettiği soğuklukla rahatladı. Temmuz ayında sıcacık güneş onu yeteri kadar boğuyordu. Sabahlığını giyip geniş odasının içinde bulunan banyosuna gitti Matmazel’e aldırmadan. Küvetin suyunu açtı ve dolmasını beklemek yerine lavaboda soğuk suyla yüzünü yıkadı. Uzun kızıl saçlarını topladı ve küvette dolmakta olan suya vanilyalı banyo köpüğünden ekledi bolca. Odasına döndüğünde Matmazel, Helen’in doğum günü için aldığı kıyafetini çıkarmış ve penceresinin önündeki koltuğuna özenle yerleştirmişti. Helen “Biraz serinlemem gerekiyor Matmazel. Soğuk su iyi gelecek. Anladığınızı umuyorum.” dedi ve dolabını gösterdi başıyla. Matmazel anladığını belli edercesine gitti ve Helen’in banyodan sonra giyeceği diğer kıyafetleri çıkardı.

    Soğuk su o kadar rahatlatıcıydı ki, Helen yarım kalan uykusuna burada devam edebilirdi. Soğuk suyun uyku açıcı bir özelliği yoktu ona göre. Bedenini siyah bornozuna sararken böyle düşünüyordu. Kızıl saçlarını havluyla hafifçe kurulayıp odasına döndü. Matmazel yoktu. Bu iyi bir şeydi, çünkü sabah olanlar yüzünden düşmüş yüzünü görmek istemiyordu. Kadının birkaç lafıyla doğum günün mahvetmesine izin veremezdi. Olanları unutup özel olarak aldığı kıyafetini giydi dikkatle. Saçlarının tamamını kurutup dağınık bir topuz halinde topladı onları. Siyah elbisesine uyumlu siyah bir makyaj ve kan kırmızısı rujuyla bütün ilgiyi üzerine çekecekti. Zaten hep öyle olurdu. Helen en güzeliydi, en popüleri ve en isteneni. En azından o kendini böyle görüyordu. O bir Tanrıça’ydı kendince. Gucci’nin çiçek ve misk karışımı parfümünü sıktı güzel bedeninin her yanına ve boy aynasında dikkatle izledi kendini. Her zamanki gibi… güzeldi.

    Merdivenlerden inerken siyah klasik topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesi dinliyordu. Sanki kulağında bir ritim vardı ve ona göre ilerliyordu. Alt kata indiğinde salona göz gezdirdi. Aile içerisinde kutlanacak ufak doğum günü partisi için uygundu; ama arkadaşlar için asla! Onlarla dışarıda kutlama yapacağı için mutluydu. Nereye gideceklerini bilmiyordu. Arkadaşları ona bunu söylememek konusunda ısrarlıydı. Helen istese öğrenirdi; ama sürprizin kaçmasına ne gerek vardı ki? “Matmazel Tjerya! Şu aptal balonları kaldırın. On dört yaşında olabilirim; ama balonlarla oynamayacak kadar olgunum.” diye bağırdı olduğu yerde. Etrafta duran balonlar iki-üç yaşındaki bebeklerin oynayacağı türdendi. Helen bunu düşününce öfkeyle etrafına baktı balondan başka oyuncak var mı diye. Neyse ki yoktu. Her şey gümüştü. Evin yarısında olduğu gibi. Kız salona geçip oturacaktı ki kapının çaldığını duydu. Anne ve babası bu saatte gelmezdi. Merakla kapıya koştuğunda dadısının kapıda bir adamla konuştuğunu gördü. Adam Helen’in annesini soruyordu. Helen kapıya ilerledi ve “Tamam Matmazel, ben hallederim.” diyerek ufak bir emirle dadısını gönderdi. Adama zarfın sahibinin kızı olduğunu söyledi ve zarfı alıp gereksiz bir imza attı. Kapının hemen yanında, babasının çalışma odasına gitti ve zarf açacağını bulup dikkatle açtı zarfı. Bir hastaneden gelmişti. Kağıdı çıkarırken içinden küçük bir not daha düştü. Helen kağıdı bırakıp notu aldı ve iğrenç el yazısını okumaya çalıştı.
      “Üzgünüm Bayan Pietravzki, ne yazık ki tahlil sonuçları aynı. Sorun eşinizde değil sizde. Keşke kendi canınızdan bir çocuğunuz olabilseydi. Tahlilleri görmek istersiniz diye gönderdim.”
      Dr. Majerya.

    Helen okuduğunu inkar etmek istercesine zarfa baktı. Ev adresi ve annesinin adı doğru yazılıydı. Titreyen bacaklarının onu taşıyamayacağını anladığında babasının sandalyesine çöktü yavaşça. Gözlerinden akan yaşlara aldırmadan notu birkaç kez daha okudu. Değişmiyordu. Evlatlık olduğu gerçeği değişmeyecekti. Olanları yavaşça anlıyordu. Matmazel’in telaşı, anne ve babasının her zaman bir konuda gizemli olmaları. Tüm bu olanlar Helen’in gerçek kimliğini saklamak içindi. Helen belki bu saçma nota inanmazdı; ama bu sabah Matmazel’le olanlar bunu kanıtlıyordu. Gözyaşlarını masada bulduğu peçeteye sildi ve hızla odadan çıktı. Zarfı alıp kendi çantasına koydu. Artık her şey su yüzüne çıkacaktı…

    On iki, on üç ve on dört. Helen bütün mumları tek tek söndürdü. Dilediklerinin gerçekleşmesini istemiyordu. Ya da batıl inancı yoktu diyelim. Ona ilk sarılan babası oldu. Sevinçle birkaç tebrik sözü söyledi ve ona hediyesini verdi. Helen açmadan masaya bıraktı ve annesinin ona sarılmasına izin verdi. “Ah, Helen! İyi ki seni doğurmuşum canım. Nice senelere.” diye fısıldadı annesi kızın kulağına. Helen sahte bir gülümseme koydu yüzüne ve “İyi ki doğurmuşsun, anne.” dedi sessizce, her sözünü vurgulamıştı. Kadın anlamsız gözlerle kızına baktı ve onun sahte gülümsemesine içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Yemek yenildikten sonra Helen çantasından zarfı çıkardı ve bütün ailenin önünde annesinin önüne fırlattı. Masada Helen’in diğer yanında oturan babası öfkeyle kızına bakınca Helen gülümsedi. Onu aldırmıyordu. Ağzından dökülenler de bunun kanıtıydı zaten. “Bayan Pietravzki keşke kendi canınızdan bir çocuğunuz olabilseydi. Ne yazık! Helen’le idare etmeniz gerekecek. Sizin de Bay Pietravzki!”

    On dördüncü doğum gününde evlatlık olduğunu öğrendiği için Helen’in berbat olan ufak partisi bitmişti sonunda. Odasına çıkmış ve en yakın arkadaşı Erin’e mesaj atmıştı. Parti iptal! Ama Erin vazgeçecek biri değildi. Helen’in evine gelmiş ve kızı zorla çıkartmıştı. Helen kıyafetini değiştirmişti. Erin’in giydiklerine uygun giyinmişti çünkü Erin nereye gideceklerini biliyordu ve ona göre giyinmişti. Kısa kot şort ve her zaman üzerinde bulundurduğu siyah renk için pullu bir atlet. Topuklu ayakkabıları hala ayağındaydı ve aynı çantasını almıştı. Parti yerine geldiklerinde Helen’in gözleri bir bantla kapatılmıştı. Yürürken zorlanmaya başlamıştı çünkü yerler çok kötüydü. Taş mıydı o? Neredeydi Helen? Cevabını aldığında şok geçiriyordu. Gözlerinden inen siyah bant onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Issız bir sokakta, korkunç derecede eski mobilyaların olduğu bir köşede, pis bir tenekenin içinde ateş yanıyordu ve Helen’in arkadaşlarının elinde bira şişeleri vardı. Genç kız biralar hariç hiçbir şeyden hoşlanmamıştı. Özel okulda okuyan zengin çocukları için hiç uygun bir yer değildi. Erin Helen’i çekiştirdi ve parti başladı. Birkaç arkadaşı bir yerden bira ve votka bulmuştu. Bira ve votka nasıl olurda aynı yerde olurdu ki. Helen elbette votkayı tercih etmişti. On dört yaşında olan bir grup çocuk için uygun olmasa da Helen bunu tatmıştı. Aile yemekleri bu iş için idealdi. Helen sarhoş olana kadar içmişti ve kendini bir erkeğin kollarında bulmuştu. Duvara sıkışmış ve öpülüyordu. Kafasını oynattı ve onu hapseden bedenden kurtuldu dikkatle. Bu hoşlandığı çocuktu. Eduard. Ah ne hoş. Ondan kaçmıştı, hem de isteyerek. Aslında istemeyerek. Telafi için çocuğu çekti ve eski koltuklardan birine oturttu. Kafasını çocuğun göğsüne dayadı ve gözlerini kapadı. Çok uykusu gelmişti. Erin parti bittiğinde onu uyandırıp evine götürürdü. Şimdi uyumalıydı. Gözleri kapanırken aklında Eduard vardı. Ah, şu Eduard ne hoş ço-

    Uyumuştu.

    Uyandığında üşüyordu. Bedeninin açıkta kalan her yeri donuyordu. Gözlerini araladığında neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Olduğu yerde gözlerini açtı ve güneşi görmek için gökyüzüne baktı. Evinde olamazdı. Dışarıdaydı çünkü havayı çok yakınında hissediyordu. Ama güneş yoktu. Onun yerinde yüzüne düşen ufak kar taneleri vardı. Hızla yerinden doğruldu ve etrafına baktı. Her yer bembeyazdı ve boş bir alandı. Etrafta ne bir ev vardı ne de kulübe. Yalnızca beyazla örtülmüş ağaçlar vardı etrafta. Onları da saysan onu geçmezdi. Neredeydi bu kız. Anlamsızca etrafına bakındı. Şaşırsa mı korksa mı anlayamıyordu. Geri geri gidip etrafını görmek isterken bir şeye çarptı. Büyük bir şeye. Arkasını döndüğünde kocaman bir… bir şeyle karşılaştı. İri ayaklı ve koca göbekli bri ucube. Koskoca burnu ve Helen’in kafası kadar olan kulaklarıyla kızı korkutmaya yetmişti. Helen korkarak geri çekildi. Hızla bir ağaca doğru koştu ve arkasına saklandı. Ona yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordu. Normal bir ses değildi. Sesle birlikte bulunduğu ortam sanki sallanıyordu. Ağacın bir dalına asıldı ve var gücüyle çekti. İşe yaramıyordu. Aniden ağaç sallandı ve Helen saklandığı ağacın dalıyla aniden boşlukta kaldı. Canavar ağacı sökmüş müydü? Nasıl bir şeydi bu? Helen elindeki dalı sıkıca tuttu ve titreyen bedenine aldırmadan canavarın ayağına vurdu. Canavardan gelen ufak uğultu başarısızlığının bir göstergesiydi. Hızla canavarın arkasına geçti koşmaya başladı. Boş araziye bakıp “Kimse yardım etmeyecek mi?” diye bağırdı. Bu anlamsız yardım çağrısına cevap almayı beklemiyordu. İstemsiz bir şekilde çıkmıştı sözcükler ağızından. Havalanırken “Tamam! Geliyorum. Sabırlı ol!” diye bir ses duyduğuna yemin edebilirdi Helen; ama canavar kızı atletinden tutup havaya kaldırmıştı, şimdi bunu düşünmeliydi. Elindeki sopayla canavarın burnuna vurduğunda belki de hata yaptığını anlamamıştı; ama anlaması uzun sürmedi. Canavarın Helen’i bir çöp gibi fırlatmıştı. Helen kara düştüğünde bir kız gördü. Kafasını kaldırıp kıza baktı. “Teşekkür ederim. Çok yardımcı oldun.” diye söylendi az önce ona yardım edeceğini söyleyen sesin sahibi olduğunu düşündüğü kıza. Aldığı cevap ise soğukla ilgiydi. Soğuktan donmuş olması Helen’i ilgilendirmezdi. O da üşüyordu; ama peşinde bir canavar olunca buna pek aldırmamıştı. “Hem sen neden kaçıyorsun böyle?” Helen kıza anlamsızca baktı. Olanları görmemiş miydi bu? O sırada önündeki boşlukta yürüyen canavarı gördü. Korkuyla açılan gözleri ve gerileyen bedeniyle kıza “Arkana bak.” dedi sessizce. Kız arkasını döndüğünde “Baştan söyleseydin ya!” diye bağırdı canavarı incelerken. Helen cevap vermeden önce canavarı bir kez daha incelemişti. Bu… bu Trol müydü? Şu mitlerdeki iğrenç yaratık. Evet oydu. Helen canavarı tanımanın verdiği korkuyla kıza döndü. Öfkeli bir sesle “Fırsat vermedin ki!” diye bağırdı. Kız ona döndüğünde sadece “Kaç!” dediğini duydu Helen ve ne olduğunu anlamadan ayağının tekinde kalan ayakkabısını çıkardı. Diğeri zaten Trol sayesinde uçurulduğunda düşmüştü. Hızla koşmaya başladı. Koşmak pek kolay değildi, etraftaki kar bunu yeterince engelliyordu ve soğuk her şeyi daha da mahvediyordu. “Nedir bu?” diye sordu yanındaki kız Helen’e. Şimdi sorulacak soru muydu bu? Ölümden kaçıyorlardı! “Trol tabii ki de.” diye cevap verdi Helen ve koşmaya devam etti. Koşarken yanındaki kızla tartışıyor ve birbirlerine laf sokup duruyorlardı. Trol vazgeçecek gibi değildi ve iki kızda yorulmuştu. Kız Helen’e elini uzattığında bir an şaşırdı ama elini tuttu. Tuttuğunda garip bir şey hissetmişti. Anlayamadığı bir duygu ve soğuk. Duyguyu bir kenara attı. Kızın “Donmak istemiyorum. Ben sıcağı seviyorum. Ve hemen buradan gitmek istiyorum!” diye bağırdığını duydu Trol’ün uğultuları arasında. Helen kızla ilk defa aynı fikirdeydi. Bir şey demedi ve koşmaya devam etti. Çıplak ayakları onu daha da bitkin hale getirmişti. Yanındaki kız bot giyiyordu. Bu iyiydi. Onun için tabii. Trol çok yaklaştığında sallanan yer yüzünden kızlar yere düştü ve Trol’ün onları ezmek için indirdiği elinden yana kayarak kurtuldular. Helen yanındaki kızı aradı. O diğer tarafa yuvarlanmıştı. Kendini bulduğu bir kayanın arkasına sakladı ve kızı görünce “Hey, buraya gel!” diye fısıldadı sessizce. Trol onları arıyordu ve ne kadar sessiz olurlarsa o kadar güvendeydiler. Kız Helen’in yanına gelince ona sarıldı. Üşüyordu ve bunu yaparsa iyi olabilirdi. Titremesi biraz olsun geçtiğinde kız gözlerini kapatıyordu. Helen kızın nazik yanağına hiç nazik olmayan bir tokat attı. Kız gözlerini açıp “Bunu neden yaptın şimdi!” diye bağırınca Helen “Uyumamalısın, yoksa ölürsün!” diye cevabı yapıştırdı. Kızın kızıl saçlarına baktığında şaşırdı. Aynıydılar. Gözleri elaydı ve fizikleri benziyordu. “Senin ismin ne?” Helen kızı incelerken irkildi. “Helen.” dedi sessizce. Trol’ün hala onları aradığına emindi. Kız “Tuhaf.” dediğinde şaşırmış bir şekilde ona baktı. İsminin nesi tuhaftı! “Efendim?” dedi biraz öfkeyle. Kız hala düşünceli bir şekilde “Benim ismim de Helena.” dedi. Helen şaşırmıştı; ama konuşmayı bitirmek zorundalardı. “Tamam.” diye geçiştirdi ve kayadan Trol’e baktı. Trol onları arıyordu. Helena’ya dönüp “Yeniden koşmalıyız. Biraz daha burada kalırsak ölürüz.” dedi. Kız ona bakınca şaşırdı. Komik bir şey mi söylemişti. “Hadi ya bilmiyordum. İyi ki söyledin.” dedi Helena. Ne kadar ukala bir kızdı bu böyle! Helena’nın Trol’ü izlemesine izin verdi yana kayarak ve beklemediği bir anda kız “Şimdi!” diye bağırdı. Helen korkuyla yerinden fırladı ve anlamadığı bir yöne, Helena’nın peşinde koşmaya başladı. Trol onları fark etmişti. Helen arkasına bakmadan koşmaya devam ediyordu. Sağa, sola ya da öne. Asla arkaya bakmıyordu. Sola bakarken bir kale gördü. Tam da ihtiyacı olan şey. Korumalar, silahlar, askerler. Kocaman bir kaleydi bu. Sanki Helen’i korumak için belirmişti orada. Helen koşan kıza doğru “Hey! Helena şuraya bak!” diye bağırarak sol tarafı işaret etti. Ardından hızla dönüp kaleye koşmaya başladı. Helena’da dönmüştü ve Helen’den daha hızlıydı. “Çabuk ol!” diye bağırdı kız Helen’e; ama Helen çıplak ayaklarla hiç rahat değildi. Soğuk ayaklarını esir alıyordu ve onlara ‘koşmayın’ emri veriyordu sanki. “Elimden geldiğince hızlı olmaya çalışıyorum zaten!” diye bağırdı Helena’ya. Onun ayaklarını görmemiş miydi bu kız? Neyse ki kaleye varmışlardı. Helena kapıya vurarak “Açın! Şu kapıyı açın!” diye bağırmaya başlamıştı. Helen şaşkın bir şekilde onları takip etmeyi bırakan Trol’e bakıyordu. Neden durmuştu ki? Şimdi önemli olan bu değildi. Donuyordu. Helen kapının diğer tarafını eliyle ittirdi ve kıza dönüp “Haydi girelim.” dedi yorgun bir sesle. Helen içeri girdiğinde soğuk, bedenini terk etmeye başlamıştı.

    “Kutsanmışsınız.” Helen anlamsız bakışlarını geldikleri yerin yöneticisi olduğunu söyleyen adama çevirmişti. Bu adam çıldırmış mıydı? Helena ve Helen’i oturtup İskandinav Tanrıları'ndan bahsetmiş, onlardan biri tarafından kutsandıklarını söylemişti. Adam iki kızın neden aynı anda kutsandığına anlam veremesede buna pek aldırış etmemişti. Helen bunların şaka olduğunu düşünüyordu; ancak düşüncesini bozan şey etrafını saran ruhlar oldu. Karşısında duran Helena’ya baktığında aynı şeyin ona da olduğunu fark etti. Oturduğu yerden kalktı ve ruhlardan kurtulmaya çalıştı. Kulaklarına gelen garip fısıltıları anlamaya çalışıyordu bir yandan. Ne diyordu bunlar? Helen mi? Hel mi? Helen eliyle ruhları iteledi ve cılız bir sesle “Gidin!” diye emretti. Ruhlar o anda uçup gitti. Helen onlara tüm bunları açıklayan adama döndü. Yeni bir açıklama bekliyordu. Adamın soluk yüzü daha da solmuş, küçük mavi gözleri büyümüştü. Yuvalarını terk edecekmiş gibi görünüyorlardı. Sesi ise korktuğunun bir göstergesiydi. “Selamlar olsun size, Yeraltı Kraliçesi Hel’in Kutsanmışları Helen ve Helena!” dedi. Ardın titrek bir sesle devam etti. “Artık eviniz burası. Siz artık birbirinizin kardeşi ve ailesisiniz. Eskiler silindi.” Eskiler silindi de ne demekti? Helen ufak bir şokla sarsıldı. Hafızasını yokladığında geçmişi yoktu!

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: C. L a u r e l .   Çarş. Mart 02, 2011 9:43 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 23 puan
Renklendirme/Görünüm= 9 puan
İçerik/Kurgu= 22 puan
Akıcılık= 10 puan
İmla= 8 puan
Paragraf Düzeni= 5 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 92
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
C. L a u r e l .
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: