Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Raven.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Raven Orlov
6. Sınıf | Lanceus Öğrenci & Moderatör
6. Sınıf | Lanceus Öğrenci & Moderatör
avatar

Karakter Yaşı : 19
Rp Partneri : Ionine.
Mesaj Sayısı : 193
Kayıt tarihi : 05/03/11
Gerçek Yaş : 24

MesajKonu: Raven.   C.tesi Mart 05, 2011 7:39 pm

*Üç yıldır RP yapmıyorum, o yüzden RP niteliğinde olmayan bir yazı. Çapulcular döneminde geçiyor.
*Birinci tekil şahıs ile yazmışım ama RP yaparken üçüncü tekil şahıs tercihim.
*Fazla betimleme yapmamışım, yinede diyalog bakımından zengin, renklendirmek işkence gibi oldu.



“Çıkın dışarı!”

Sesim astronomi kulesinde yankılandı ve kıkırdamalar bir anda kesildi. Bıkkınlıkla sırtımı duvara yasladım ve bir tutam saçı alnımdan geriye ittim, uykusuzdum. Gece nöbetlerimin en nefret ettiğim kısmı buydu; uykusuzken sabırlı olmaya çalışıp hormonlarına sahip çıkamayan öğrencileri binalarına gitmeye zorlamak.

Uyarımı ikiletmediler. İsmini bilmediğim, nereden baksan on dört yaşından büyük göstermeyen sarışın, ürkek bakışlı bir kız, ardından da Sirius Black dışarı çıktı. Berbat gecem bir anda daha da aydınlanmış gibi hissettim, uykusuz beynime kan hücum ederken bir kez daha Sirius’u yakalamıştım, hem de kendisinden üç yaş küçük bir kızla ve bu sefer benden kolayca kurtulamayacaktı, av kokusu almıştım.

“Bak sen, antrenman yapmak için geç olmadı mı Black?”
“Kaç puan düşeceksen düş Ofélia.”
“Bana adımla hitap etme, ayrıca bu sefer ceza alacaksın Black,” Yüzü çarpılan Sirius’a arkamı döndüm ve gömleğini eteğinin içine tıkıştıran kızın gözlerine baktım,“Çabucak binana,” Cüppesinde Ravenclaw arması – “Ayrıca Ravenclaw’dan da kırk puan.”

~

“Lanet okumayı bırak Black.”
“Emredersin başkan.”
“Sesinin tonu hiç hoşuma gitmedi.”
“Özür dilerim anne.”

Sirius beni isteksiz bir şekilde takip ediyordu, yanımda yürümüyor olması daha iyiydi çünkü yüzümdeki gülümsemeyi görmesini istemiyordum. O gülümseme bir kez daha kazandığını bilen bir kızın gülümsemesiydi. Yüzeye çıkan duyguları biraz olsun kontrole aldığımda adımlarımı yavaşlattım ve otoriter yürüşümü onun yanında sürdürmeye karar verdim. Diğer türlü Sirius durumun kurtarılamayacak kadar umutsuz olduğunu düşünecekti ama öyle değildi. Benimle uzlaşmaya çalışmasını istiyordum. O ana kadar iyi idare etmişti. “Bir anlaşma yapmak ister misin?” dedi bir süre sonra, batmakta olan bir adamın son çırpınışları, diye düşündüm, bu tam da duymak istediğim şeydi. Yürürken bir süre teklifini değerlendiriyormuşum gibi yaptım ve Argus Filch tarafından bulunma ihtimalimiz olmadığından emin olunca durdum.

“Dinliyorum.”
“Eğer bu gece gitmeme izin verirsen sana bir sır verebilirim.”
“Bu sırrın ne olduğuna bağlı Black, tutup da bana değersiz bir dedikodu için-“
“Değersiz bir dedikodu falan değil, sen de biliyorsun. Her zamankinden.”

Gülümsedim. Her zamankinden. “Peki, buna değse iyi olur.” Sirius’un yüzünden buruk bir gülümseme geçti, gülümsemesinde hem neşe hem de keder vardı. Kederli olmalıydı çünkü Gryffindor’dan düşeceğim altmış puanın yerine bana en az yüz elli puan değerinde bir sır vermeliydi, neşeliydi çünkü cezadan yırtacağını, hatta eğleneceğini biliyordu. İç çektim ve hafifçe rozetime dokundum. Yaptığım şey size adaletsiz gelebilir ama ben adaletsiz değildim, aksine oldukça adaletli bir öğrenci başkanıydım. Sadece Sirius’a karşı herkese olduğumdan daha serttim ama daha affedici bir tutumum vardı, bu da yaptığım sürtüklüğü telafi etmek içindi. Sirius değerli bir haber kaynağı, kimi zaman da iyi bir arkadaştı ama en önemlisi de eğlenceli bir oyuncaktı.

“Sanırım Filch yaklaşıyor.” Söylediklerini zar zor duyabilmiştim, başımı salladım ve etrafıma bakındım. O gece ilk defa rozetimi tehlikeye atmıyordum, zihnim ve bedenim o aşina hissi yine konukseverlikle karşılamıştı. Kurnaz olmak, Sirius’un kötü bir sabaha uyanmasına neden olmak istiyordum. “Pelerin yanında mı?” diye sordum. Sirius çabucak başını salladı ve koyu kahverengi saçları yüzüne düşerken cüppesinin arkasına uzandı. Uzun, şekilli parmakları tüy kadar hafif kumaşı başının üzerinden çevirip benim ve kendisinin üzerine attı. Yeniden bir anlaşma yaptığımızın bilincinde, karanlıkta kalan yüzüne o her zamanki gülümsemenin yerleştiğini biliyordum. Aramızda takas ettiğimiz küçük sırlar bizi istemediğimiz kadar yakınlaştırmıştı. Sirius benim hakkımda kimsenin bilmediği birçok şey biliyordu ama ben bir verip iki almaya alışıktım, Sirius’u kendisinden bile iyi tanıyabilmek için onu defalarca kandırmıştım, yinede hala onunla üçüncü sınıfta başlattığımız o aptal oyunu oynamaya devam ediyordum çünkü elde edemediğim şeyler vardı, ayrıca Sirius beni şaşırtmayı her defasında başarıyordu.

Pelerinin altında Filch’in nöbet tuttuğu batı kanadına doğru yürümeye başladık. Ayaklarımız görünmesin diye eğilerek yürüyorduk. Arada birbirimizin ayaklarına basıyor ya da dirseklerimiz bir diğerinin yüzüne çarpmasın diye yavaşlamak zorunda kalıyorduk. Sirius nereye gittiğimizi bilmiyordu ama her köşe başında durup etrafı dinlemekte kararlıydı, ben ona uyuyordum çünkü geceleri firar etmek konusunda deneyimli olan oydu. “Nereye?” diye sordu en sonunda dayanamayıp, Filch her an ortaya çıkabilirdi, bu yüzden onu dürttüm. Böylece yol boyunca Sirius bir daha konuşmadı, onu fazla sert dürtmüş olmalıydım, buna değdi çünkü tehlike atlatmadan mutfağa açılan tablonun önündeydik. Tablodaki armudu pelerinin altından elimi uzatarak gıdıkladım ve portre deliğinden içeri girdik. Bize mahremiyet vermek için birbiri ardına o tanıdık 'pop' sesini çıkartarak kaybolan cin cücelerin arasından sıyrılarak arka raflara doğru ilerledik. Mutfağın boş olmasına güvenmeyerek sessizlik büyüsü yapmayı ihmal etmedim. Pelerini üzerimden attım ve Sirius’tan uzaklaştım, saçımı düzelttim ve tozlu raflara göz atmaya başladım. Benim ardımdan o da pelerinin altından sıyrıldı. “Karnın mı acıktı?” diye sorduğunda ciddi görünüyordu, hayır anlamında başımı salladım. Özel günlerde öğretmenler için ateş viskisi servisi yapılırdı ve 31 Ekim’e az kalmıştı. Bir süre rafların arasında kaybolduktan sonra iki şişe ateş viskisiyle döndüm.

“Al bakalım.” Sirius’un gözleri ateş viskisini görünce ışıldadı, ona iyilik yapıyor falan değildim. Sirius’un dilini gevşetmek için bir bardak ateş viskisi yeterliydi. Üstelik benim de daha iyi bir insan olabilmem için içkiye ihtiyacım vardı.
“Sanırım ben de bir sır öğrendim.”
“Ateş viskilerinin yerini her Slytherin öğrencisi bilir Black.”
“Ben bir Slytherin değilim.” Biliyorum.
“Sus biraz da iç şunu.”

Şişeyi ağzıma götürüyordum ki Sirius elimi sertçe tutup çekti, ateş viskisinin sıcaklığını cüppemin içine süzülüp tenimi dağlarken hissettim.
“Ne var!” Cüppemin yeniyle çenemi ve ağzımı silerken sesim boğuk çıktı, neyse ki Sirius anlamıştı.
“Bir şeyin şerefine içmeliyiz.”
“Alışverişimizin devamına o zaman.”
“Bize.”

İtiraz etmedim ve bir kısmı boşalan şişeden büyük bir yudum aldım, tenimdeki acıyı boğazımda ve yemek borumda hissetmeyi bekledim ama alkolün etkisi beni daha da dinginleştirmekten ibaret oldu, gözlerimi kapatıp kayan yıldızları ve mürekkep semayı tepemde salınırken hayal etmeye çalıştım, inanın bana, üçüncü yudumdan sonra hiç de zor olmadı. Farkında olmadan alçak sesle güldüm ve ağzımı yeniden cüppemin yenine sildim- kabul ediyorum, berbat bir alışkanlık edinmiştim.

“İyi geldi.”
“Evet.”

Bir süre daha sessizce oturduk, Sirius sessizliği daha da uzatmayı tercih eder gibiydi, belki de cesaretini topluyordu. Alışık olduğum bir şekilde heyecanlandığımı hissettim, birbirimize bir şeyler söylemeden önce zihnimi dolduran garip haz yine oradaydı, sadece bu sefer acelem yoktu. Sadece bu sefer istediği kadar oyalanmasına izin verebilirdim. O gittikçe birinci şişesinin dibine vururken ben aldığım birkaç yudumun ardından düşüncelere dalmıştım. Her şeyin nasıl başladığını düşünüyordum, gülümsedim ve mutfağın karanlığına dalan bakışlarımı kurtarıp Sirius’a odakladım. Hiç olmadığı kadar durgun görünüyordu. Gecenin benim umduğum yönde gelişmeyeceğini eski karolara diktiği bakışlardan anlamıştım. Pes etmeye yakın, o çizgide akrobasi yapan bir erkeğin bakışlarıydı. Hüzünlendim çünkü aramızdaki o masum oyunu kaybettiğimizde biz de bitecektik. Ellerimi koyu renk buklelerimin arasından geçirdim ve onunla göz göze geldim. Gri gözlerinde tekinsiz bir ışık parlıyordu, beklemediğim kadar çabuk sarhoş olmuştu. İçkinin piri olmuş birisi ancak istediği kadar çabuk sarhoş olabilirdi ve anlaşılan o gece Sirius’un sarhoş olmaya oldukça ihtiyacı vardı. “Bir tane daha.” Sirius’un ağzında gevelediği kelimeleri biraz geç algıladım ama kalkıp iki şişe daha getirdim. Şişelerden bir tanesini Sirius’a verirken diğerini de kendim açtım. Bitmemiş şişeyi ayaklarımın dibine bıraktım. Sirius’un kensine eşlik ettiğimi düşünmesinde sakınca yoktu. Ben, sarhoş olmamalıydım.

“Leş yiyiciler gibisin- hem neden konuşmuyorsun-“
“Seni bekliyorum.”
“Bunu sana söylersem kendimi çok kötü hissedeceğim.”
“Benim sorunum değil. Anlaşma anlaşmadır.” Sesim bana bile acımasız gelmişti.
“Sence şu aptal oyun olmasa arkadaş olur muyduk?”
“Olurduk.”

Yalanım kulağa inandırıcı gelsin diye çaba sarf etmemiştim, Sirius algın algın bana baktı, uzanıp yüzüne düşen koyu buklelerini geriye ittim, sakinleşsin diye. Mükafat olarak aldığım gülümseme çok güzeldi, Hogwarts’ta yaşayan yaşamayan her dişinin sevgilisi olan bu çocuk, o sevgiyi hak ediyor, diye geçirdim içimden. Ardından şişenin üzerinden birleştirdiğim parmaklarıma kaydırdım bakışlarımı. Suçsuzları, masumları, belki çocukları ve kadınları öldürsün, hizmet etsin diye ehlileştirilmiş ellerdi bunlar. Yara yoktu, soğuk sudan sıcak suya girmediği belliydi, hiç zahmet çekmemiş ellerdi bunlar. Oysa Sirius'un elleri kesiklerle ve nasırlarla doluydu. Dinlenmeye değer bir geçmişi vardı o yaraların, benim hayatım ise doldurulmamış bomboş bir sayfaydı.

“Bence olmazdık Ofélia.” İrkildim çünkü konunun kapandığını zannetmiştim. Başta algılayamayarak ona baktım, ardından onun bakışlarında yüzümde beliren ifadenin acımasızlaştığını hissettim. Onun en sevmediği yanım ortaya çıktığı zaman bunu anlardım, nasıl olduğunu sormayın, sonradan geliştirdiğim bir yetenekti. Altın sarısı gözlerimi gözlerine diktim ve ona tüm acı gerçekleri ortaya seren bir bakış attım. “Madem öyle şunu sorayım Black, sence şimdi arkadaş mıyız?” Hafifçe gülümsedi. Onun gözlerinde de tüm-acı-gerçekleri-ortaya-seren bakış vardı. “Bence çok daha fazlasıyız.” Söylediği şeyin acı gerçekliğinden olacak, uzanıp Sirius’un elinden şişesini kaptım ve yere fırlattım. Şişe parçalandı, içindeki azıcık viski bir süre yandı ve söndü. “Söyle şunu.” Sabrım taşmıştı. Ayağa kalktım, Sirius’u sarhoş etmek hataydı, bir kere daha kendi planımın kurbanı olmuştum, o son yudumu engellemeliydim, almak istediğim şeyler Sirius şişenin dibine bir yudum daha yaklaşınca hiçliğe karışmıştı

“Neyi söyleyeyim Ofélia?” Konuşması ağırlaşmıştı, aslında Sirius oldukça aklı başında görünüyordu, belki de düşündüğüm kadar geç kalmamıştım.
“Buraya gelmeden önce bana ne söyleyecektin?”
“Bu gece sana istediğin her şeyi söylerim Ofélia, her soruna cevap veririm.” O da ayağa kalktı ama bana yaklaşmaya yeltenmedi, geniş omuzları hafifçe çökmüştü, loş ışıkta bile buğulu bakışlarını üzerimde demir ağırlığında hissettim. “İstediğin her şeyi, sadece biraz daha yakınıma gel, olur mu?”

Uzaklaş, kaç, hayır de, kötü bir sabaha uyanma, dilimle dudaklarımı yaladım ve kalan bir parça ateş viskisinin tadını aldım. Sirius oldukça uysal görünüyordu ve sanırım beni gerçekten seviyordu. Bunu düşünmek kalbimi parça parça etti. Çekip gitmek istesem de ona, arada uygun bir mesafe bırakarak yaklaştım, elimi tutmasına izin verdim. Avuç içlerinde derin kesikler vardı, o el Remus’a ait olsa her kesiğin üzerinde dudaklarımı teker teker dolaştırırdım, ardından bakışlarımı kaldırıp o dolu dolu olmuş gözlere gülümserdim, oysa sadece onu hayal kırıklığına uğratmamak için yaralarla sertleşmiş elini sıkmakla yetindim.

“Beni seviyor musun?” diye sordum o gözlerime bakmayıp parmaklarını parmaklarım ve bileğim üzerinde gezdirirken. Ucuz bir romanın sayfalarından fırlamış gibi olduğumuzu düşündüm ama yinede, bir daha kitapları klişe oldukları için yargılamayacaktım.

“Sanmam. Bu konu hakkında pek düşünmüyorum.” Yalan söylüyorsun. Bu bana söylediğin ilk yalan.
“Okul bitince gerçekten düşman olacak mıyız? Diğerleri seçim yapmanı isteyecekler.”
“Seni seçmem Ofélia, sen tehlikelisin.”

Elimi elinden kuvvetle çektim. Ondan kurtardığım elim ölü bir et parçası gibi yan tarafıma düşerken onun bakışları da en az benimkiler kadar kırılgandı. Sirius bana ilk defa kendimi aciz biri gibi hissettirmişti, üstelik ben kim oluyordum da belki de yer yüzünün sonunun geleceği o savaşta yanımda olmasını istiyordum? Ben kimseydim. Savaş meydanında yitip gidecek kaybolmuş bir ruhtum sadece, kaderim belliydi. Oysa o, ruhu ve önüne çizilmiş yol o kadar aydınlıktı ki! Bizim gibilerin yanında olmaya cesaret edemeyecekleri bir aydınlıktı o ve ben olmamam gereken yerde çok fazla oyalanmıştım.

“Ama Remus beni seçecek.” dediğimde batmakta olan, son bir nefes için çırpınan bendim.
“Seçmeyecek.”
“Beni seviyor.”
“Hayır, sevmiyor.”
“Beni herkes sever.”
“Ama sen onun nefret ettiği her şeysin.”
“Ben senin de nefret ettiğin her şeyim.”

Elini şakaklarına götürdü ve kafatasına göçertecekmiş gibi bastırdı. Gözlerinde hiddet gördüm, belki pişmanlık. Sirius’un bana olan sevgisinin güzel bir şey olmasını dilerdim ama değildi, yıkıcıydı, zarar veriyordu, en başta ona kafayı bulduran uyuşturucu gibiydi ama o gece gözlerinde, onun için bir karabasan olduğumu anladım, ben üstesinden gelinmesi gereken bir problemdim. Fark etmek canımı acıttı, yavaşça yere eğildim ve yarım bıraktığım şişemi alıp cüppemin altına sakladım, artık daha fazla oyun yoktu, mutfaktan çıktığım anda yine ezeli rakipler olarak kalacaktık. Remus beni seviyordu ya da sevmiyordu, ama ben Sirius’a inanmıştım. O haklıydı, ben Remus’un nefret ettiği her şeydim. Büyük ihtimalle bir ölüm yiyen olmaya zorlanacaktım, hayatım büyük annem ve Karanlık Lord arasındaki kıskaçta geçecekti, barbar ve bencildim. Hayır aslında ben bencil değildim, bana bencil olmam gerektiği öğretilmişti, sadece çok iyi bir öğrenciydim. Ben iyi bir insandım, başkalarını incitmekten zevk almıyordum. Ama ben incinmemek için elimden geleni yaparken belki de başkaları inciniyordu.

“Peki sen beni seviyor musun?” Portre deliğinden çıkmak üzereyken durdum ve arkama baktım, henüz mutfaktan çıkmamıştım, sözümü tutmaya bir adım kalmıştı.
“Evet Black seviyorum, hatta beşinci sınıftan beri, ama bence Remus’u senden çok ama çok daha fazla seveceğim.

Portre deliğinden dışarı çıktım ve son anda kafamı içeri uzattım.

“Unutmadan, Gryffindordan altmış puan.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Raven.   C.tesi Mart 05, 2011 9:09 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 22 puan
Renklendirme/Görünüm= 10 puan
İçerik/Kurgu= 25 puan
Akıcılık= 10 puan
İmla= 10 puan
Paragraf Düzeni= 3 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 95
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Raven.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: