Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Satellite Morgan.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Satellite Morgan
4. Sınıf | Alba Öğrenci
4. Sınıf | Alba Öğrenci
avatar

Karakter Yaşı : On yedi.
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 35
Kayıt tarihi : 07/04/11
Gerçek Yaş : 21
Lakap : Sat, Lite, Satel.

MesajKonu: Satellite Morgan.   Perş. Nis. 07, 2011 9:33 pm

Tüm odayı inletecek şekilde çalan saatimi gözlerimi hafifçe açarak gördüm ve o sarı saati tam açılmamış gözlerimle yerini tespit ettiğim zaman yere fırlattım. Bir süre daha sıcacık yatağımda kıvrandıktan sonra mutfaktan gelen annemin sesiyle yorganımı üzerimden atarak yataktan kalkmak zorunda kaldım. Sızlanarak evimizin uzun ve ince koridorlarını aşarak mutfağa vardığımda annem ile babam kahvaltıya başlamışlardı bile. Annem her zamanki gibi süslü giyinmişti; üzerinde beyaz parkası ve kısa siyah eteğiyle göz kamaştırıyordu. Babam ise rutin olarak giydiği şık kıyafetlerini yine üzerine geçirmişti; siyah bir kravat ile aynı renk bir takımın kombinasyonunun altına beyaz bir gömlek. Bir de kendime göz gezdirecektim ki yine annemin sesiyle kendime geldim. "Üzerini giyin kızım." dedi sert bir tonla. Onun en hassas olduğu konudur zaten görünüş. İlk profil kıyafetten çizilirmiş ona göre, ve ilk görülen tip her zaman kalırmış akılda. Onu daha fazla kızdırmak istemiyordum, onun sinirli halini bir tek babam ve ben bilirdik. Ve bir kıyafet yüzünden sinirlenebileceğini de...

Annemin isteği üzerine odama doğru ilerlemeye başladım ve yine bana labirent gibi gelen koridorlarda yankılanan ayak sesimle beraber odama vardığımda doğrudan karşımda duran elbise dolabına doğru ilerledim. Giyecek kıyafet bulmakta her zamanki gibi zorlanacaktım yine. Ve sonra beni en olgun gösteren kıyafeti seçecekti annem. Bu sefer bunun olmasını istemiyordum. Dolabımı karıştırdım ve bugün hanımefendilikten bir genç seviyesine gelmeye kanaat getirdim. Dolabımdan sade bir kot pantolon çıkardım ve beyaz bir gömlek. Ardından onları giyindim ve karışık saçlarımı taramaktansa toplamayı yeğleyerek aynı yolu kat ettim ve mutfağa vardım. Anneme gülümserken annem kıyafetimi hiç beğenmediğini söylüyordu ama bu sefer onu dinlemeyecektim. Ayakta onların sadece kuş sütü eksik masadan kalkmasını beklerken tezgahın üzerinden bir elma alarak ısırmaya başladım. Onlar masadan kalktıkları zaman ben nereye gideceğimi bilmediğim için durgundum. Onların arkasından yavaşça ilerliyordum.

Bir süre yürüdükten sonra geldiğimiz yer eski bir ahşapçıydı. Duvarları, dükkanın işlevine yakışır bir şekilde tahtadandı. İlk bakışta bile insanın üzerinde baskı oluşturuyordu, ama annemler oraya doğru ilerleyince ne kadar ayaklarım ve beynim beni geri götürmek istese de otorite ne onlardaydı, ne de bende. Annemlerin arkasından ilerlemeye başladım. Kapı açıldığında ise içerisinin aynen düşündüğüm gibi bir yer olduğunu anladım. Loştu, ahşaptan yapılmış şeyler eskimiş ve küflenmiş gibiydi. Her taraf kokuyordu, burnumu tıkamak zorunda kalmıştım. Etrafa bakındık, kimsecikler yoktu; tabi bir umut peynir arayan haylaz fareler dışında... Derin bir nefes alarak babamın koluna girdim. "Baba neden buradayız?" diye sordum biraz öfkeli bir ses tonuyla. Babam kenardan bir sandalye çekerek oturdu. Bu sandalyeye asla dokunamayacak olan ben -çünkü eski ve pisti- babamın oturuşunu hayretle ve iğrenerek izliyordum. Babamın birden yüz ifadesi değişti. Annem ayaktaydı ama ayaklarını yerlere vuruyordu. Her ayağını yere vurunca da yükselen tozlar yüzüme yüzüme geldikçe beni rahatsız ediyordu. Anneme dikkat kesilmişken babam konuştu. "İflas ettik." Bu cümleyi duyar duymaz bağırmaya başladım. Onlara destek olmam gerekirken bu yaptığım şey affedilemezdi elbet ama bu böyle kolay söylenebilecek bir şey değildi. Ebeveynlerim benim çaresizliğimi izlerken ben de kafamı duvarlara vuruyordum. Uyandığımda ise, hala bu ahşap evdeydik. Farelerin arasına atılmış bir yer yatağında uyuyordum. Gözlerimi kırpıştırdığımda ise annem her zamanki gibi giyinmişti, bunun bir rüya olduğunu bana düşündürecek kadar. Ama bana bağırdı. "Kalk ve iş bul kendine." Ardından topuklu ayakkabı sesi ahşap evi inletirken beni kapı dışarı etti. Ben de çaresiz, çevrelerde aranmaya başladım.

Bir sefer daha annemi dinleyebilirdim; sadece bugün güzel giyinmemiştim ama o gün de güzel giyinebileceğim son günmüş. Babamın anlattığına göre haciz memurları birkaç gün içerisinde bütün zenginliğimizi alıp bizden götürecekmiş. Masal gibi geliyordu kulağa her şey, kötü bir masal. Ama sonu güzel biter her masalın. Bu masal da öyle olsa, her şey daha iyi olabilirdi belki de. Çaresizdim, ve sokaklarda yaşıma göre bir iş arıyordum. Biraz daha ilerlediğimde bir ilan gördüm. Bütün ilan panosunu kaplayacak şekilde büyüktü, aynı zamanda yüzüme kocaman bir gülümseme yayacak kadar. Büyük bir şevkle arenaya doğru ilerlemeye başladım.

Arena, gerçekten muazzam bir yerdi. Kocaman aydınlatmaları, en az yirmi bin kişi kapasiteli, yumuşacık kumlara sahip bir alandı. Bu büyük alanda çalışma yapan birkaç gladyatör görmüştüm. Yüzüme sahte bir gülümseme oturtarak yanlarına gittim. Bir süre kapışmalarını izledikten sonra sorumu sordum. "Buranın müdürü kim?" Gladyatörlerden birisi bakır kaskını çıkartarak koltuğunun altına koyduktan sonra karizmatik bir şekilde saçlarını geriye attı ve gülümsedi. "Buyrun küçük hanım, benim." Ben de bu gülümsemeye bir yanıt verdim ve saçlarımla oynarak konuşmaya başladım. "Ben iş istiyordum, gladyatörlük." Bu cümleyi öylesine kendimden emin söylemiştim ki, görevlinin bir şey diyecek durumu kalmamıştı. Elime az önce çıkarttığı kaskı vererek gülümsedi ve elini uzattı. Ben de gülümsedim ve daha yeni manikür yapılmış -belki de bundan sonra hiç yapılamayacak olan- ellerimi uzatarak elini sıktım. Ben artık bir gladyatördüm.

Ailem beni bir süreliğine okuldan almıştı. Biraz daha para toplayıp, ondan sonra okula gidecektim. Cümle aleme rezil olmak istemezdim; zengin ve şımarık kız Satellite ne hallere düşmüş denmesi hoşuma gitmezdi. Okul yerine arenaya gidiyordum, böylece hem eğleniyor hem de para kazanıyordum. Bundan son derece hoşnuttum.

Bir gün yine arenaya gitmiştim ki, o gün maçım olduğunu öğrendim. Güçlü bir rakip olduğu söyleniyordu, açıkçası biraz korkuyordum çünkü arenada göze göz, dişe diş yapılırdı müsabakalar. Ama paraya ihtiyacımız vardı, yavaş yavaş düzenli bir hayatımız olmaya başlarken canım pahasına da olsa parayı istiyordum. Bütün gün hazırlandıktan sonra işte şimdi karşısındaydım rakibimin. Lakapı kuru yani Dry olan rakibim benden çok daha güçlü gibi görünüyordu, iriydi ve üstelik kaslıydı. Benden oldukça tecrübeli olan bu kız; beni bir kaşık suda boğacak gibi görünüyordu.

Kılıcımı hazırlıyordum, kınından çıkardığımdaki kılıcın çıkardığı ses paha biçilemezdi. Kendi kendime gülümseyerek arenanın ortasına geldim. Ama ellerim titriyordu, yerinde duramıyorlardı. Hakeme baktım, oldukça yakışıklı bir hakemdi, daha önce buralarda onu görmemiştim. Başına taktığı temsili bir zeytin dalından yapılmış olan taçla beraber bizi izlemek üzere arenanın en tepesindeki koltuklardan birine yerleşti. Gözüm hakemden sonra arenadaki izleyicilere kaydı. O kadar çoklardı ki, bazıları müsabakayı ayakta izliyordu. Ya ben çok güçlüydüm, ya karşımdaki kız; ama şu ana kadar ben bu kadar fazla kişiyi görmemiştim, bu nüfuzu rakibime bağlıyordum. Bir süre daha etrafıma bakındım, ama hakemin kırmızı düdüğünden çıkan tiz sesle kendime geldim. Düello artık başlamıştı. Benim elimin titremeleri kesilmişti, az öncekinin aksine taş gibilerdi. Hakem hamle bekliyordu, aynen tüm arenanın beklediği gibi. Etrafa bakındıktan sonra gözlerimi Dry'a çevirdim. Güçlü olduğu duyulan ve şu anda karşımda duran rakibime. Kılıcım da aynen daha önceki arenalardaki gibi dimdikti, dimdik olamayan tek şey benim omurgamdı. Rakibimin hamlesini bekleyecek şekilde gözüne bakıyordum. Birkaç minik atak geldi karşı taraftan, sonra artık benim vaktim olduğunu düşünerek kılıcımla beraber Dry'a doğru ilerlemeye başladım. Dediğim gibi, zaman benim zamanımdı. Turuncu saçlarını geriye atan Dry, hamlemi zaten daha önce bekliyormuşcasına karşılayınca kendimi geri gittim. İşte o an en belirgin özelliklerimden biri devreye girdi, sinir ve hırsım. Bağırınmaya başladım, herkes bana deliymişim gibi bakıyordu. Kılıcımı geriye aldım ve hızla Dry'a doğru koşmaya başladım. Fakat Dry yine beni gafil avlamıştı, demek istediğim sanki biraz sonra bu kumlara yığılarak can verecektim. Fakat ben yine de bu düşündüklerimin gerçek olmaması için çabalayacaktım. Yutkundum ve kılıcımı elimde tutmaya devam ederek bu sefer rakibimden gelecek hamleyi beklemeye başladım.

Kılıcımı elimle sıkı sıkı sardım, gözlerimi de Dry'a diktim. Hala hamle yapmamıştı ama hakemin etkileyici bakışlarını inceleyince onun tarafını tuttuğu, en azından Dry'ın benden daha önde olduğu anlaşılıyordu. Ve Dry da bana, hakemin ona baktığının tam tersi şekilde, olabildiğince beni yeren şekilde bakıyordu. Ama beni bakışlarıyla ve sözleriyle de olsa yeremezdi, şu anda bakışları bende ters etki yapıyordu. Yani, bana öyle baktıkça ezileceğime daha da güçlendiğimi hissediyordum. Kim bilir, belki bu sadece bir histir. Saçlarımı arkaya attım ve kılıcımı yere sapladım. Yapabileceğim hamleleri düşünüyordum, ben bu kadar aciz bir insan değildim, uğraşmadan çabalamadan kaybedemezdim. Şu ana kadar yapmamıştım, çabalamamıştım fakat bundan sonra kasacaktım. Kılıcımı sapladığım yerden çıkarttım ve Dry'a doğru koşmaya başladım, her zamanki gibi beni kandıracağını bildiğim için de bu sefer ben onu kandırmaya yeltendim. Koşacak ve hiçbir hamle yapmayacaktım. Hızla koşmaya başladım ve kılıcımı Dry'a saplarmış gibi yaptım. Çok az kala kılıcımı geri çekerek durdum. Ardından tekrar koşturarak aynı hamleyi bacağına ve sırtına yaparmış gibi yaptım. Sonra bu kadar yormanın yeterli olduğunu düşünerek bu sefer ben gülümsemeye başladım. Birkaç minik atışmadan sonra Dry sinirlenmiş gibi görünüyordu, üzerime doğru gelmeye başladı. Bunun üzerine çok korktum ve kılıcımı bırakarak arenadan dışarıya doğru koşmaya başladım. Bİrkaç güvenlik görevlisi beni tutmaya çalışsa da ben artık bu strese daha fazla dayanamayacağımı farkederek arenadan kaçmayı başardım. Aklımda ne olduğunu, ne yapmaya çalıştığımı bilmiyordum ama Dry gerçekten beni öldürebilirdi. Üzerime yürüyordu, benim onu öldürecek gücüm yoktu, yapabileceğim tek şey canımı kurtarmaktı. Evet, baştaki düşüncelerimle hiç uyuşmuyordu bu yaptığım ama mal, cansız hiçbir şey demek. Bunu anlamıştım. Ayrıca eve gitmeye korkuyordum, annemler ben para getirmeden eve giremeyeceğimi söylemişti. Bunun üzerine bu soğukta donarak da ölmek istemediğimden biraz yürüdüm ve görkemli bir evin kapısının önünde durdum. Soğuktan kızaran burnumun acısı bile katlanılabilecek gibi değildi, bu yüzden gururumu bir kenara koyarak kapıyı çaldım. Kapıyı açan saçları lüle lüle mavi gözlü bir kız ve arkasındaki kızıl saçlı, renkli gözlü biriydi. Bunlar bana tanıdık geliyordu ama çıkartamıyordum. Sonunda lüleli kız bana seslendi. "Kuzeen!"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Satellite Morgan.   Cuma Nis. 08, 2011 9:18 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 15 puan
Renklendirme/Görünüm= 9 puan
İçerik/Kurgu= 12 puan
Akıcılık= 6 puan
İmla= 8 puan
Paragraf Düzeni= 5 puan
Tutarlılık= 3 puan

Toplam= 68
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Satellite Morgan.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: