Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 William M. Wayle

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
William M. Wayle
Alba
Alba
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 16/04/11
Gerçek Yaş : 22

MesajKonu: William M. Wayle   C.tesi Nis. 16, 2011 12:32 pm

İki yüz elli kişilik şövalye topluluğu, savaş meydanında yerlerini almışlardı. Hepsinin altında savaş aygırları vardı. Bütün şövalyeler, parıldayan gümüşi renkte, tek parça zırhları içerisindeydiler. Hepsinin de miğferleri kartal başlıydı. Bazılarının elinde Lochaber baltaları, kısa veya uzun şövalye mızrakları varken; bazılarında ise, tek elle kullanılabilen kılıç ve kalkanlar ya da tek elleriyle tutamayacakları kadar enli ve uzun çift elli kılıçları çıkartmışlardı. Çoğunun sırtında kalın pelerinleri vardı. Kimi açıdan farklılıklar gözlense de, bir şövalyeyi diğerinden ayırt edebilecek özellikler oldukça azdı. Hatta; şövalyelerin atları bile, bir örnek örtülerle giydirilmişti. Aslında; şövalyeler, attan çok yaratıklara benzeyen çok iri aygırlara binmişlerdi. Her bir aygır ise, toynaklarına kadar kapanan örme zincir zırhlarla kapatılmıştı ve taşıdıkları sahipleriyle uyumlu olarak atlar da, heykel gibi hareketsiz duruyorlardı. İçlerinden huysuz olan biri, burnundan bir buhar topu fırlattı ve sertçe yeri dövdü. Bu esnada, örme zırhın altından ortaya çıkan toynaklarının uçlarındaki, pençe şekli verilmiş nal kolçakları parıldadı. Şövalye topluluğun önünde iki atlı ve onların da önünde,ortalarında bir atlı şövalye daha hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Yan yana duran iki şövalyeden biri bayrak, diğeri flama taşıyordu. Bayrak, Anakara’nın en büyük krallığı olan Luthless-Luthchem Krallığına aitti. Mor bir güneş ve etrafında dağılan ışınları betimliyordu. Diğer askerin taşıdığı flama ise, kartal pençelerinde taşınan bir mızrak amblemiydi. Bu amblem; Anakara’ nın bilinen en düzenli ordusuna, yani Luth ordusuna bağlı 7.Kolordunun sembolüydü. Yani Materlion Şövalyeleri’ nin… En önde ise, diğer şövalyelerden bariz olarak daha iri duran bir şövalye vardı. Şövalyenin sırtında; daha çok çizik ve yarıklarla dolu olduğundan, Materlion ambleminin belli belirsiz izlendiği çelik plaka bir kalkan asılıydı. Şövalyenin kemerinde sol tarafta, kısa zincirli bir gürz ve adamın ebadına göre pala gibi kalan bir kılıç vardı. Sağ elinde ise, atın ayaklarından aşağıya uzanan ve yere değen, uzun bir mızrak vardı. Aletin ucu her ne kadar mızrak şeklinde olsa da, bir yanı kargı gibi eğri ve keskindi. Silah o kadar iyi keskinleştirilmişti ki; solgun yaz başı şafağı güneşinde parıldıyordu. Şövalyelerin kumandanı, diğerlerinden farklı olarak siyah zırhlara bürünmüş olan bu şövalyenin adı, Sam-Dynad Meberdon’du. Onu tanıyanlar, elindeki Halberd ile karşılarındaki topluluğun içerisine bir kamanın ucu gibi girdiğini iyi bilirlerdi. Bu sahne; tavernalarda anlatılmaya değer, muazzam bir hikaye oluştururdu. Ve şimdi savaş meydanındaki şövalye topluluğunun karşısında, seksen metre kadar ileride orman ve ormanın önünde; sayısı üç bini bulan bir ork ordusu sessizce bekliyordu. Ork yığınının arkasındaki ormanda ise daha ne kadarı vardı? Bunu bilmek bir yana, düşünmek bile anlamsız kalıyordu. Sam, bu keşif ekibinin lideriydi. Ekip, kralın emriyle Luth ülkesinin kuzey sınırına bir kaç gün önce gelmişti. Tardos nehrini geçmişlerdi. Kuzey sınırı, yüzyıllardır Luth ülkesinin en büyük baş ağrısı olmuştu. Sınır kalesi Madlerok, her zaman ileri kuzey ülkelerindeki orklar ve goblinlerle sürekli savaş halindeydi. Luth ordusu, yılda bir kez mutlaka kuzey sınırını geçer ve Madlerok kalesinin etrafındaki kilometrelerce karelik araziyi orklar ve goblinlerden temizlerdi. Ancak, birkaç ay içerisinde tekrar saldırılar başlardı. Luth’da konuya hakim olan kimseler, orkların ve goblinlerin asla tamamen köklerinin kazınamayacağını ve yıldırılamayacağını çok iyi bilirlerdi. Çünkü, bu ırklar sinek gibi ürerlerdi. Uzun yıllar önce, Luth generallerinden biri bu durumdan faydalanmanın bir yolunu bulmuştu. Orkların ve goblinlerin yaşadığı bölgeyi antrenman sahasına döndürmüşlerdi. Özellikle orkları, yeni yetişen askerler için son sınavı olarak; yani gerçek, sıcak bir savaş öğesi olarak kullandırmaya başlamıştı. Savaş okulları; yeni yetme öğrencilerini akademilerde yetiştirirlerdi. Birliklerine uygun savaş taktiklerini, teçhizatlarını öğretirlerdi. Eğitimleri tamamlandıktan ve sınavlarını geçtikten sonra kuzeydeki bu acımasız topraklara getirilirler ve son sınavları başlardı. Bu sert savaşlardan çıkan askerler birliklerine sevk edilirlerdi. Ama bazıları bu topraklarda ebediyete kadar kalırlardı. Bu sistem, yıllardır bu şekilde ilerliyordu. Böylece Luth ordusu askerleri her zaman tecrübeli ve yetenekleri ispatlanmış askerlerden oluşurdu. Ama Sam’in liderlik ettiği keşif ekibi, sınav ya da antrenmanlara ihtiyaç duyan bir amatörler ekibi değildi. Onlar buraya son zamanlarda daha düzenli, akıcı ve gerçekten zarar veren ork topluluklarını araştırmak için gelmişlerdi. Son olarak; geçen hafta orklar, goblinler ve orman trollerinden oluşan büyükçe bir ordu, Kuzey sınır karakolu Madlerok’u kuşatmıştı. Orklar ve goblinlerin bu savaşta bir arada olmaları, en önemli noktaydı. Zira, normalde orklarla hobgoblinleri yan yana görmek mümkün değildir. Sürekli birbirleriyle savaş halinde olan ırkların bu dayanışması, tüm Luth Krallığında dikkatleri kuzeye çekmişti. Bu saldırıda, güçlü kuzey karakolu neredeyse düşüyordu. Kale savunması, çok büyük zayiat almıştı; ölü sayısı çok artmıştı. Sonunda Luth Krallığı’ndan beklenen destek geldi. Kumandan Sam’in liderlik ettiği iki yüz elli kişilik şövalye birliği ve silahtar birliği kuşatmayı yardı. Bu sıradışı ittifak ordusunu böldü ve parçaladı. Arkasından, orklar ve goblinler çok daha kuzeylere sürüldü. Şövalye birliği, bir günlük takibin sonunda Wershoo Kuyruğu Korusu diye bilinen ork ormanının önündeki büyük açıklıkta geceledi.Gece geç saatlerde, öncü gruptaki nöbetçiler ormanın içerisinde bir ork hareketi tespit etmişlerdi. Bunun üzerine başlayan savaş hazırlıkları şafakta tamamlanmıştı.

Şafağın ilk ışıkları şövalyelerin sağ omuzlarından yükselirken, yazın ilk sıcaklarına karşı kuzey bozkırlarının sert esintileri, grup üzerinde savaşıyordu. Şövalye ordusu ise karşısındaki, sayıları üç bini bulan, ork ordusuna sert bir darbeyle giriş yapmak için liderlerinin işaretini bekliyordu. Atlar, şövalyeler duygularını savaş alanına yansıtacakları anı zor bekliyorlardı. Ama başarıyorlardı ki; bu Luth ordusunu belirleyici kılan en büyük unsuruydu. Disiplin… Ordu bireyleri, zalim bir disiplinle yetiştirilirlerdi. Luth krallığı, Anakara’nın en büyük krallığıydı. Bu konumunu, inanılmaz sayılara ulaşan asker sayısı sayesinde ve ordusunun muhteşem yetenekleriyle koruyordu. Hemen her aile, erkek çocuklarının asker olması için uğraşırdı. Orduyu oluşturan kolordular, çocukları çok küçük yaşta ailelerinden alırlardı. Çocuklar, ailelerini ve onların sıcaklığını tatmadan askeriyenin soğuk-zalim eğitimiyle büyürlerdi. Savaş makineleri olup çıkarlardı. Bağlı oldukları kolordunun özelliklerine uygun olarak yetiştirilirlerdi. İnsani vasıfları, terbiyeyi, cesareti ya da erdem kaynaklarını sadece ordu eğitimiyle kazanırlardı. Ancak şu an orkların karşısında sayıca az olan grup, bir Materlion birliğiydi ki; orduda yetişen bu şövalyelerin eğitimi, diğer tüm kolordularınkine nazaran daha acımasızdı. Elbette, iki yüz elli kişilik küçük birliği bu faktör daha da tehlikeli yapıyordu. Tabii ki bunu karşıdaki ork ordusunda anlayan, bilen ya da hatırlayan sayısı oldukça azdı hatta yoktu. Sam, tüm savaş tecrübelerine dayanarak bir şeylerin çok yanlış olduğunu düşündü; orklar çok sessizdi. Her zamanki gürültüleri, kendi aralarında sataşmaları ya da meydan okuyan çığlıkları yoktu. Sam, otuz iki yaşına ulaşana kadar kaç kez ork ordusuyla yüzleştiğini tahmin etmeye çalıştı - ki tam olarak bilmesi imkansızdı – ve yüze yakın olduğuna karar verdi. Ancak; daha önce hiç bu kadar ciddi, sessiz ve tehlikeli görünen, tuzak kokan bir ork ordusuyla karşılaşmadığının farkına vardı. Açık yeşil gözlerini kısarak ordunun daha gerisini, ormanı inceledi. Orada hareketler görüyordu. Fakat ne olduğunu göremiyordu. Ormanın dümdüz uzanan doğu-batı taraflarına baktı. Oralarda da küçük hareketler fark etti. Belki beş bin ork; ancak, daha fazlası değil. Bu kadarı bile kendi birliği için yeterdi. Daha fazlası komik olacaktı; kaderin fazla çirkin bir şakası… Tombul kaslı yanakları gerildi, dişlerini kenetledi ve disiplinini sağlamlaştırdı. Miğferinin siperini kaldırdı. Orkların ormandan biraz daha açılmasını bekliyordu; aslında umuyordu. Çünkü, orklar cesaretlerini aptallıklarıyla oldukça sık karıştırırlardı. Aniden plansızca saldırırlardı; disiplinsizlerdi ve yeteneksizlerdi. Körlemesine ölüme gidebilirlerdi ve bir anda cesaretleri yıkılır, kaçarlardı. Sam da zaten bu sayı farklılığı karşısında, bunlara güveniyordu. Ancak, şafaktan bu yana geçen zaman içerisinde orklar sükunetlerini, bekleyişlerini bozmamışlardı.


''Bu iyiye işaret değil…''
Sam, bu garip ork ordusu karşısında yeni ve etkili olmasını umduğu planlar hakkında düşünürken; orklarla arasında bulunan seksen metrelik alanın batı tarafında, ormandan otuz metre kadar uzaktaki üç büyük çınar ağacının dalları arasında bir şey fark etti. Başını hafifçe çevirdi ve daha dikkatli baktı. Küçük bir silüet gördü. Merakla vücut ağırlığını o tarafa verdi. O anda altındaki eğitimli ve tecrübeli savaş atı –İniquor- binicisinin ağırlığının yönündeki değişikliği hissetti ve dönmeye başladı. Bu onun eğitiminde vardı. Sam, anında yaptığı hatayı fark etti ve dişlerini kenetleyerek ağırlığını düzeltti. At, hemen eski konumuna geçti. İniquor, belki iki parmak mesafe dönmüş ve hemen eski yerini bulmuştu; ancak bunun şövalyeler tarafından fark edilmeyeceğini ümit etti. Sam, tekrar gözlerini o ağaca dikti. Her neyse, hala oradaydı. Başka bir şart dahilinde, oraya giderdi. Fakat, arkasında şövalye birliği varken ve karşısında savaşa hazırlanan bir orduyu seyrederken bu mümkün değildi. O kadar meraklanmıştı ki… Aklından hızla ''tuzak'' düşüncesi geçti. Ama, hemen bunu unuttu; çünkü anlamsız ve yetersiz bir tuzaktı bu. Sam’in dikkatini yanına yaklaşan bir şövalye dağıttı. Şövalye gri bir zırh içerisindeydi. Yeşil, kalın bir pelerin sırtından dökülüyordu. Sol kolunda büyük bir plaka kalkan vardı. Koyu gri gözleri, miğferin siperi içerisinde kapkara ışıldıyordu. Boğuk bir sesle kumandanına konuştu. “Efendim? Bir sorun mu var? Yani, orkların bu sessizliği hariç?” Sam, bir an o ağaca bir adam göndermeyi düşündü. Şövalye: “Efendim! Makineler hazır.” dediği için bu fikrinden vazgeçti. Çünkü yaşanacak muharebenin gerilimini herkes iliklerinde hissediyordu.

“Mavi işaret. Bu da işe yaramazsa zor bir gün olacak! Makine uzmanlarına iyi tembihleyin. Bizi çivilemesinler.” dedi Sam boğuk bir sesle. Şövalye, hissedilmez bir hareketle başını aşağı indirdi ve yavaşça uzaklaştı. Bir dakika sonra; Sam’in arkasındaki flama taşıyan şövalye, flamanın sap kısmını yere sapladı. Atının üzerinde ayağa kalktı ve sağ eliyle kocaman mavi bir bayrak açtı. Tüm şövalyeler aynı anda gerildi, aygırlarının yularlarına asıldılar. Aygırlar gürledi. Savaş alanına yakın ormandaki tüm kuşlar uçuştu ve orklar gerilediler. İniquor şahlandı. Beş şövalye borazanlarıyla mavi işareti dillendirdiler. Sam, aygırı şaha kalkmışken Halberdini yukarı kaldırdı ve “Fer Dü Rab un Sama!" diye bağırdı. Ardından tüm şövalyelerin savaş atları şaha kalktı. Sam’in atının ön toynaklarıyla aynı anda, bütün şövalyelerin atlarının toynakları yere vurdu ve birlik, büyük bir hızla orklara doğru hareketlendi. Topraktaki sarsıntının depremden bir farkı yoktu. Bir anda, sakin meydanda toz toprak birbirine karıştı. Orkların hemen hepsinin gözleri yuvalarında döndü. Ama bu aptal ırk saldıran şövalyeler karşısında, aldıkları tüm emirleri unutmuşlardı. Savaş hevesi baskın çıkmıştı. Yerlerinden hareket etmemeleri emri; bir orkun, sadece bir orkun feryat figan şövalyelere koşmasıyla yıkılmıştı. Orkun adı Nimigor’du. Nimigor çok hevesli bir savaşçıydı. Çok savaştan sağ çıkmıştı; daha doğrusu kaçmıştı. Fakat her zaman savaşa çok istekliydi. Gerçek adını kimse bilmiyordu. Ancak Nimigor, iki metrelik bir hobgobline körlemesine saldırıp da, hobgoblin orka dakikalar boyu toprak yedirince adı konmuştu. Nimigor’un kendini tutamayışı, ork topluluğunun parçalar halinde savaş alanına doğru kopmasına sebep olmuştu. Birkaç saniye içerisinde Sam, vücut ağırlığını geriye bıraktı. İniquor, hemen bu harekete cevap verdi ve yavaşladı. Ork kanı istiyordu; ancak, biraz daha sabretmesi gerektiğini bilecek kadar zeki ve tecrübeli bir hayvandı. Şövalye grubu, hatasız bir devinimle yavaşladı ve durdu. Saliseler içerisinde arkadan bekledikleri sesler geldi. Mancınıkların boşalma sesi! Beş mancınıktan tonlarca ağırlıkta, onlarca kaya parçası gökyüzüne yükseldi. Sam'in atı çimleri ezerek öne atıldı. Sam, tek eliyle mızrağını sallayarak ork topluluğuna daldı. Sağından ve solundan mızrağını savurarak üç dört orku şişledi. Net olarak öldürecek zamanı yoktu ve yol açması gerekiyordu. Tecrübeli savaşçı, atının yularını dişleri arasına sıkıca aldı ve atının üzerinde yükseldi. Kargıya benzeyen mızrağını, her iki tarafa doğru çapraz olarak sallıyordu. Sağ tarafında bir orkun çenesinin altından giren kargı, yaratığı burnuna kadar kesti. Oradan kargıyı sol tarafına aşağı doğru sallayarak yan yana duran üç orka yandan indirdi. Sam’in olduğu bölge üçgen şeklinde açılmıştı. Hızla topluluğa girdikten sonra, kaçırdıklarını arkadan gelen şövalyeler halletmişti. Bir anda savaş alanına metallerin çarpışma sesleri, insanların ve orkların gürlemeleri, acı dolu çığlıklar, atların kişnemeleri hakim olmuştu. Koyu kırmızı ork kanı ve ona nazaran çok daha az miktarda insan kanı savaşçıların üstünü kaplamıştı.

Şövalyeler zırhları ve silahlarıyla yaşadıkları sürece, mutlaka silahtarlarıyla yaşarlardı. Silahtarlar, şövalyeleri özel dinlenmeleri haricinde asla yalnız bırakmazlardı ve yetenekli savaşçılar olsalar bile şövalye olamazlardı. Görevleri; şövalyelerinin her türlü ihtiyaçlarını karşılamaktı. Şövalyelerin emrine daima, sadece bir tane silahtar verilirdi. Yani bu iki yüz elli kişilik şövalye ekibinin arkasında, her bir orktan daha tehlikeli iki yüz elli kişilik silahtar birliği vardı. Silahtarların bir diğer görevleri ise; ki bu da en az şövalyelerini savaşa hazırlamak kadar önemlidir; arka safların savaşının idaresidir. Arka saf savaşlarını, liderin silahtarı komuta ederdi. Şimdiyse, şafağa kadar hazırlanmış mancınık atışlarını idare eden kişi, Sam’in silahtarı Olgar’dı. ''Kızıl Kama'' lakaplı bu silahtar, ilk atışlardan sonra gür sesiyle bağırıp duruyordu. Yine, kıpkırmızı olmuş suratından terler boşanıyordu. Koca göbeğini sallaya sallaya atının üzerinde sağa sola gidiyordu.
“Seni aptal! Ger hadi, şu lanet makinayı!”
“Kör müsün be adam! Koca kayayı oturtamadın!”
“Hadiyin bee; korkak köpekler!”
Tüm bu sesler arasında hızla çalışan silahtarlar, mancınıkları on dakika içerisinde ikinci atışlara hazırlayacaklardı. Gökyüzüne yükselen koca kayalar Sam’in ekibinden sadece on metre ileriye ve daha ilerisine serpildiler. Olabildiğince yuvarlatılmış kayalar, düştükten sonra da yuvarlanmayı başarıyorlardı. Şövalyelerin mavi taktiğiyle ve taktiğin işe yaramasında hak edilir bir söz sahibi olan Nimigor’un meydana sıçramasıyla, yavaş yavaş dolan savaş alanına düşen gölgeler, yüzden fazla orku öldürdü ve yaraladı. Bu iyi bir başarıydı; ancak, sayıları beş bin olarak tahmin edilen ork ordusu için küçük bir rakamdı. En yakın kaya Sam’in on metre yakınına düşmüştü. Sam sessizce mırıldandı. “Olgar… Seni aptal!”

Sam’e yirmi metre kadar yaklaşabilen ork denizinde büyük delikler açılmıştı. Orklar durdu. Birkaç dakika durumu ölçtüler. Savaş alanının tam ortasındaydılar. Geri çekilmeye de korkuyorlardı; lidersizdiler. Sam, ordusunu taarruza geçiremedi; çünkü, Olgar’ın ikinci kaya saldırısını kafasına yemek istemiyordu. Dakikalar sessizce ve yavaşça geçti. Orklar tekrar koşmaya başladılar. Yine ilk olarak çığlıklarla koşmaya başlayan ve hevesle hoplayıp zıplayan Nimigor’du. Sam, bağırıp çağıran orku otuz metre ötede kuzey-doğu yönünde fark etti. Komik gözükmüştü. Gülümsedi. Halberdini acımasızca sıktı. Birden arkadan tanıdık, tok sesler geldi. Kendilerine koşan beş yüzden fazla orkun yaklaşmasını çelik gibi sinirlerle seyretti. Havada hareket eden kayaların, orkların üzerindeki gölgelerini takip etti. Nimigor’un yanındaki beş orkun üzerine; üç metrelik bir kaya düştü, ardından bir metre kadar zıplayıp Nimigor’un üzerinden uçtu ve dört orku dahakatletti. Sonra, yuvarlanıp kırmızı bir şerit açarak on metre kadar ilerledi. İkinci kaya saldırısından sonra, yatışmış olan ork denizinde büyük yarıklar vardı ve orkların hızı azalmıştı. Orklar pis kokuları ve iğrenç sesleriyle şövalyelere ulaşmak üzereyken Sam gürledi. “Fer Dü Rab un Sama!” İniquor, çimleri ezerek ve dağıtarak öne atıldı. Sam, tek eliyle korkutucu bir şekilde Halberdi sallayarak ork topluluğuna daldı. Sağından ve solundan Halberdini savurarak, üçer dörder orku uzaklara fırlattı. Net olarak öldürecek zamanı yoktu ve yol açması gerekiyordu. Tecrübeli savaşçı, atının yularını dişleri arasına sıkıca aldı ve atının üzerinde yükseldi. Halberdi, her iki tarafa doğru çapraz olarak sallıyordu. Sağ tarafında bir orkun çenesinin altından giren kargı, yaratığı burnuna kadar kesti. Oradan kargıyı sol tarafına aşağı doğru sallayarak yan yana duran üç orka yandan indirdi. Sam’in olduğu bölge üçgen şeklinde açılmıştı. Hızla topluluğa girdikten sonra, kaçırdıklarını arkadan gelen şövalyeler halletmişti. Şövalyeler, mükemmel bir estetikle komutanlarının arkasında ikili sıra oluşturmuşlardı. Bir anda; savaş alanına metallerin çarpışma sesleri, insanların ve orkların gürlemeleri, acı dolu çığlıklar, atların kişnemeleri hakim olmuştu. Koyu kırmızı ork kanı ve ona nazaran çok daha az miktarda insan kanı savaşçıların üstünü kaplamıştı.Bir şövalye, atını olduğu yerde döndürüyor ve etrafını saran yirmi kadar orka uzun kılıcıyla saldırıyordu. Şövalye, oldukça zor durumdaydı; dostlarının oluşturduğu sıradan uzak kalmıştı ve atının sağ bacağına kadar girmiş bir ork -Nimigor- atının bacağını kesmeyi başarmıştı. At yıkılmamayı becerdi; ama, iç burkan bir sesle kişniyordu. Şövalye çenelerini kenetledi ve iki vuruş daha yaptı. Bir anda görkemli semerin ön kısmına bir kanca atıldığını gördü. Aynı yönden bir kanca daha atılmıştı. Az sonra atıyla beraber yıkılacaktı. Kancalardaki ip gerilmeye başlamıştı. On kadar ork iplere asılıyordu. At ve şövalye ise, rüzgarda sallanan bir kule gibi görünüyordu. Normal bir zamanda, atını ters tarafa yönlendirir ve kancaları boşandırırdı. Ancak; atı bu hareketi yapamayacak kadar güçsüzdü. Ölmek üzereydi. Binici bunu çok iyi biliyordu. Hafifçe atının üzerinde doğruldu. Aldığı eğitim gereği, zamanı gelince atından atlayacaktı. Yaya silahlarını hazırladı. Bir elinde kısa baltası, diğer elinde kısa bir kama ve kolunda kalkanı belirdi. Şövalye tüm ağırlığıyla dengesini sağladı. Atının yaklaşan ölümüne olan üzgünlüğü, hızla düşmanlarına karşı hiddete döndü. Bunun için de eğitiliyorlardı. Atı çeken orklara nefretle baktı. Sıçramaya hazırdı. Sadece bir saniye daha… Nimigor ise, güneşi kesen bu şövalyeye baktı. Şövalye ne kadar da muhteşem görünüyordu. Gıptayla gülümsedi. Sonrada atı çekiştiren arkadaşlarına baktı. ''Ne yazık!'' diye aklından geçirdi. Omuzlarını silkip kamburunu çıkarttı ve hızla başka bir şövalyeye yöneldi; çok eğleniyordu. Bugün çok güzel başlamıştı. Arkasında havada uçan ve arkadaşlarının üzerine ölüm olarak inen şövalyeye bakmadı bile. Şövalye atından sıçradı. Havalanmış peleriniyle bir kartalı andırıyordu. Daha önce çok kez çalıştırıldığı ve birçok savaşta da yaptığı gibi zarafetle orkların tepesine çöktü. Amaç bir anda çok sayıda orku ezip kılıcına az iş bırakmaktı. İki metreden fazla cüssesine, yüz yirmi kiloluk ağırlığına, yetmiş kiloluk zırhı da eklenmişti. Ayakları yere inerken hafif bir dirençle karşılaştı. Altından boğuk nidalar çıktı. Kırılan kemiklerin sesini duydu. Ama yüzü acıyla buruştu. Attan sıçrama manevrasının tek ama büyük bir inceliği vardı. Onu bu sefer başaramamıştı. Ezdiği düşmanların herhangi bir uzvu onun ayağını burkabilir ya da kırabilirdi. En azından yere düşürebilirdi. Şövalye bacağından yayılan korkunç bir acıyla devrildi. Sağ omzu zırhın çöküntüsüyle ezildi. Gözüne bir an karanlık çöktü; ama kendini çabucak topladı. Sol kolu hala çalışıyordu. Belki birkaç ork öldürebileceğini düşündü. ‘Ölmeden önce!’ Ancak, şövalyenin üzerine umduğundan daha fazla ork çullandı. Şövalyenin diktiği kılıçla iki ork yaralandı. Ama sonra sol koluna iki ork atladı ve yere bastırdı. Şövalye güçlükle kafasını kaldırıyordu. Üzerinde bir ork yumağı oluşmuştu. Bazılarının yaralarından akan kan yüzüne doldu. Orklar pis kokusu yeterince kötüyken; bir de iğrenç kanları yüzüne bulaşıyordu. Miğferini dolduran kan, şövalyenin ağzına, burnuna dolduğunda şövalye, bir kez daha kusacak gibi oldu. Nefes alamıyordu ve boğulmak üzereydi. Bu arada, vücudu pek çok darbe aldı. Bunların çoğu kalın zırhını ezmekten öteye geçemedi; Bazıları ise vücudunu kesti. Ancak, şövalye artık bunları hissetmez oldu. Nefessiz kalmıştı ve bayılıyordu. Aniden miğferinin kilitleri çözüldü; miğferi başından çıkıverdi. Alt kafa koruma kapüşonu da geriye açıldı ve şövalye ağzından, burnundan ork kanı kustu. Artık nefes alabiliyordu. Kurtarıcısına şükranla bakacaktı ki, kabuklu, sivilceli bir el başını geri çekti. Bir ork, şövalyenin başını kucağına doğru çekti; yatırdı, bastırdı. Diğer elindeki kısa kılıcın keskin tarafını da boğazına doğru sürtmek için yaklaştırdı. Şövalyenin bakışları korkuyla dondu. Korku? İşte bunu orduda öğretmemişlerdi.Mavi taktiğin son bölümü uygulanmaya başlamıştı. Sam liderliğindeki şövalye ordusu, ikili sıra halinde art arda toplanmış ve yılan gibi uzanmışlardı. Ork denizini yarıp geçmişlerdi. Ormandan yağan ork oklarından kaçınacak şekilde yay çizerek ormandan uzaklaşmışlardı. Bu dakikalar içerisinde başarılmıştı. Sam, grubunun bu senkronuyla gururlandı. Az önceki yerini aldığında on dakika dolmamıştı bile. Diğer şövalyeler arkasında genişleyerek sıralanmışlardı. İlk taarruzla Bin beş yüze yakın ork öldürüldüğünü tahmin ediyordu. Kollarında hafif bir zonklama ve ağrı hissediyordu. Halberd sonuna kadar işini görmüştü. Ancak, kargaşadan çıkarken iki orkun gövdesine takılıp kırılmıştı. Her zamanki gibi, savaş lehlerine biterse ve sağ kalırsa kırık Halberdini bulduracağına yemin etti

Sam grubunun önünde yerini almak üzereyken, dağılmış ork topluluğunun arasında bir kargaşa fark etti. Adamlarından eksik olup olmadığını soracağı sırada ikinci komutan Kawahar, Sam’e seslendi. “Efendim! Bir adamımız savaş alanında ve sağ!”Sam, hızla karar verdi. Bu, onun liderliğinin belki de en önemli özelliğiydi.“Işık işareti. Kawahar, Normoq ileri!” Bu sözlerle bayraktar, atının üzerinde hızla yükseldi ve elinde beliren kocaman yakutu, güneşin ışıkları doğru aksettirecek şekilde arka taraftaki silahtar ordusuna yönlendirdi. Silahtarların gözcüleri aynı anda bağırdılar:
“Atış yok!”
“Atış yok!”

Bunun üzerine mancınık operatörleri ellerini mancınık kollarından çektiler. Kızıl Kama, atının üzerinde yükseldi. Doğudan yükselen güneş ışınlarını sağ eliyle kapadı ve yüz metre ötedeki orduya dikkatle baktı. Savaş meydanını göremiyorlardı. “Neler oluyor be?” Kawahar ve Normoq hızla savaş meydanına daldılar. Kawahar gürledi: “Normoq! Vuran sensin.” Normoq, genç bir askerdi. Ancak kuralları, emirleri iyi bilmesi ve yakın dövüşteki ustalığıyla tanınırdı. İkinci komutanının emirlerini çok iyi anladı. Komutanı onu koruyacaktı. Normoq ise kalabalığa dalacaktı. İki şövalye savaş meydanına girdiğinde, yerde yatan şövalyenin miğferi kafasından çıktı. Ork kanıyla boğulacakken kurtarılmıştı; kanları kustu. Şövalyenin alnına bir kol bastırdı. Kucağına yatırdı ve diğer koldaki keskin kılıç boğazına dayandı. Aynı anda, Kawahar atıyla yandan yıldırım gibi geçti. Tecrübeli bineği altındaki yaralı ve ölü orkları zevkle eziyordu; ancak, ne takılıyordu ne de binicisinin atışını engelliyordu. Kawahar böylece, sağ elinde beliren kısa saplı kargısını temizce fırlattı. Yerdeki şövalyenin boğazını kesmeye niyetli ork, havada dönerek yaklaşan kargıyı son anda fark etti ve kısa bir küfür sallamaya hazırlandı. Ancak; göğsüne saplanan kargıyla sırt üstü havalanan ork, cümlesini bitiremedi. Şövalyenin üzerinde yatan orklar, hala olan bitenin farkında değildi. Şövalyeyi didiklemekle uğraşıyorlardı. Kendilerini çok kaptırmışlardı; arkalarından yaklaşan atı ve atın yan tarafında sıçramaya hazırlanmış Normoq’u görmediler. At yanlarından geçerken Normoq, hızla sıçradı ve şövalyenin üzerinden temas etmeden uçarak şövalyenin üzerindeki orkları süpürdü. Etrafa beş ork dağıldı. İkisi çarpışmanın şiddetiyle ölmüşlerdi. Ayağa Normoq’tan önce kalkan orklar yarı heves yarı korkuyla Normoq’a yaklaştılar. Normoq, iki metre beş santimetre boyuyla orkların iki katına yakındı ve hızla doğruldu. Aynı anda; ormandaki orklardan sahneyi seyredenlerden bir kısmı savaş meydanına haykırarak girdiler. Bu heyecanlı orklar, arkadaşlarını kurtarmayı düşünmüyorlardı bile. Şövalyeyi tek başına görmüşlerdi ve diğer şövalyelerin en azından kısa bir süre için meydana giremeyeceklerini anlamışlardı. Üç ork bu haykırışlarla moral buldu. Hevesle çenelerini ve sarı dişlerini takırdattılar. Normoq’un gözleri miğferin altından parlıyordu. Kawahar, atını hızla çevirmişti. Yerde yatan şövalyeye bir kanca fırlatmıştı ve bekliyordu. Normoq, yerdeki şövalyenin kancayı tutamadığını ve tutamayacağını anladı. Aynı zamanda atı da ona dönmüş ve koşarak geliyordu. Harekatın başarılı olması için koşan atı durdurmadan binmeli; ama, bundan önce önündeki orkları aşıp yerdeki arkadaşını kancaya takmalıydı. Normoq, tereddütsüz, seri bir hareketle uzun, zincirli gürzünü çıkarttı ve tek bir savuruşla üç orku dağıttı. Darbesinden çok emindi; duraksamadı bile. Arkasından koşturan yüzlerce ork yaklaşıyordu ve atı on metre kadar gerideydi. Normoq tek hareketle kancayı aldı. Yerdeki şövalyenin boynunun arkasındaki zırha geçirdi. Şövalyenin eline miğferini verdi – ki bu çok gerekli değildi- sıralı şövalye topluluğuna doğru koşmaya başladı. Yanında beliren atına tutundu ve ağır zırhına yakışmayan bir çeviklikle atın tek üzengisine bastı. Aynı anda Kawahar, atını hareket ettirdi ve yerde yatan şövalyeyi savaş alanının dışına çekmeye başladı. Oradan da silahtarların birliğine yöneldi. Bununla beraber Sam emrini verdi ve bayraktar ışık oyununu değiştirdi. Sam yaklaşmakta olan ikinci ork yığınının bağırışları arasından, arkalarda bir yerden gür- tanıdık bir ses duydu.
“Ateşşş!”

Üçüncü mancınık atışı, daha etkisiz olmuştu. İlk iki seferdekine göre, meydandaki ork sayısı çok azdı ve orklar bu sefer dikkatliydiler. Yine de, beş yüz orktan yarısı ya kayalarla can verdi ya da kaçıştılar. Kalan orkların hızı çok azalmıştı ve hevesleri kaçmıştı. Zira, savaş alanındaki çaresiz şövalyeler kaçmışlardı ve bu orklar da ormana geri dönemeyecekleri kadar uzaklaşmışlardı. Sam, gözlerini kıstı. Mavi taktik işini bitirmişti. Her ne kadar, karşılarındaki düşmanlar orklar olsa da ve çok aptal olsalar da bir savaşta çok gerekmedikçe, aynı taktik ikinci kez kullanılmazdı. Başını bayraktara çevirdi ve: “Yaygın- İki Sıralı saldırı!” dedi ve ekledi: “Kızgın Demir hazırlığı!” Bayraktar, bir kez daha atında yükseldi ve bir metrelik bir bayrak sallamaya başladı. Bayrakta yan yana koşan iki at vardı. Bayrağın sağ üst köşesinde ise; herhangi bir ışıkta çok rahat parlayan, görünmemesi imkansız bir bira kupası sembolü vardı. O da en az, at figürleri kadar büyüktü.Sam içinden ona kadar saydı. Uzun kılıcını çekti. Atını şaha kaldırdı ve bir kez daha gürledi: “Fer Dü Rab un Sama!”İki sıralı, şövalye birliğinin ilk safı, toprağı sarsarak yan yana savaş meydanına ilerlediler. İkinci sıra bekleyecekti ve meydana zamanı gelince gireceklerdi. Komutan ve onunla beraber meydana giren şövalyeler, ortada dağınık halde duran üç yüz kadar orka sertçe giriştiler. Bu taarruzda durum farklıydı. Şövalyeler hiç ses çıkartmıyorlardı. Meydanda sadece yaralanan birkaç atın kişnemeleri ve orkların acı dolu inlemeleri duyuluyordu. Sam bu sefer, daha zayıf bir kuvvetle karşı karşıya olduklarından İniquor’u serbest bıraktı. At keyifle kişnedi; burnundan gürültülü bir nefes verdi ve önünde gezinen orklara ön nallarındaki kolçaklarla vurdu; alnının ortasındaki boynuz şeklindeki kargıyla süstü, keskinleştirilmiş dişleriyle uygun yerleştirilmiş yularının izin verdiği ölçüde dişledi. Sam, bu duruma sadece birkaç dakika izin verdi ve sinirle köpüren hayvanı batıya yönlendirerek, şövalyeleri savaş alanından çıkartmaya başladı. Rüzgarla savrulan pelerininin ceplerinin birinden, bir avuç yeşil toz çıkarttı ve tozu havaya serperek batıya, oradan da eski konumu almak için kavis çizerek eski safına yöneldi. İniquor, sinirli bir şekilde inliyordu. Arkada kalmış bayraktar, birinci komutanının kararını onaylarcasına başını yere indirdi ve atında yükseldi. Hemen hemen bütün şövalyeler bu yeşil tozun anlamını biliyordu. Ancak, bayraktar işini şansa bırakamazdı. Havaya bir kez daha bayrak açtı. Bu seferki bayrakta duran bir at amblemi vardı. İkinci sıra hareket etmeyecekti. Ancak, az önce savaş alanına girmiş arkadaşlarının yerini almak için bir at boyu ilerlediler ve yorgun şövalyeleri arkalarına aldılar. Sadece kumandan eski yerine, iki bayraktarın önüne geçti. Atlılar durduğunda Sam, cebinden bir kumaş çıkarttı. Uzun kılıcındaki koyu ork kanını sildi. Yüzüne sıçramış, miğferinin göz kısmından içeri kaçmış ve görüşünü bulanıklaştıran kanları silmeye çalıştı. Bu arada bayraktara seslendi. “Rapor.”

Savaş başladığından – yaklaşık bir buçuk saat- beri iki bine yakın ork öldürdüklerini tahmin ediyordu. Bu, tahmin ettikleri sayının yarısına yakındı. Ormanın kıyısında bulunan orkların oldukça azaldığını görebiliyordu ve bildiği kadarıyla tek bir adamı savaştan çıkmıştı ve o da ölmemişti. Ancak, Sam yine de huzursuzdu. Gerginliğinin ve karnını sıkıştıran huysuz ağrılarının sebebini bilmek istiyordu. Savaşın başından beri, sürekli izlendiğini hissediyordu. Üzerinde gözler vardı. Tıpkı Materlion Akademisinin arenasında yaptığı şövalye düellolarında seyircilerin onu seyrederken hissettiği gibiydi. Bu çok daha canını sıkıyordu; çünkü, Sam hep çok utangaçtı. Bir kez daha durulmuş savaş alanını ve arkasındaki ork kalabalığıyla, gölgelerle dolu sıkı dokunmuş ormanı seyretti. Bir ipucu, bir işaret… Seyrediliyordu. Bundan emindi. Ama ne? Kim? “Efendim.” Yanına gelen ikinci komutan Kawahar’ın melodik; ancak, miğferin içerisinden boğuk çıkan sesiyle irkildi. Nerede olduğunu hatırladı ve Kawahar’a döndü. '‘İyi ki miğferimin içerisindeyim de surat ifademi görmedi.’' diye düşündü Sam. “Efendim! Meydandan çıkarttığımız adam yaşıyor. Binicilerde darp yok. Savaşa döndüler. Silahtarlar cephanelerinin çok azaldığını söylüyorlar.” Sam, atında dikildi. '‘Eh durum fena değil.’' diye düşündü.
“Ayrıntılı rapor?”
“Efendim. Meydandan çıkarttığımız adamın adı Deryn. Üç yıllık şövalye. Güney Luth’dan…”
“Tamam diğeri?”
“Atların biri sağ ön bacağının toynağından, diğeri sol ön baldırından…”
“Tamam diğeri?”
“Biniciler hafif yaralı. Yarım koşumlu silahtar atlarına biniyorlar. İkinci safa katıldılar bile…”
“Tamam diğeri?”
“Kızıl Kama size biraz küfür etti. Dikkatli olmanızı söyledi. Şu an tomrukları ve ateşi hazırlıyorlarmış. Efendim.” Sam, kafasını eğdi. Kızarmış sinirli suratı hayal edince gülümsedi. Tekrar bakışlarını ormana çevirdi. Kawahar, izin isteyip atını sıranın arka orta yerindeki yerine yöneltti. Gri saçlarından bir perçem miğferinin arkasından çıkmıştı. Oradan, ilk taarruzda bir ork mızrağı delik açmıştı. Kawahar, sırtına akan sıcak taze kanı bir kez daha hissettiğinde suratı buruştu. Acıyordu; ancak bundan bahsedemezdi. Hocasına gıptayla göz attı. En önde tek başına kule gibi duruyordu. Kimbilir onun nerelerinde yaralar vardı. Fakat sesi dahi titremiyordu. Öğrencisi olarak Kawahar nasıl şikayet edebilirdi ki? Sırtını gerdi ve kanamanın onu bayıltmaması için savaş tanrısına dua etti. Acıyla yuları fazla sıkmış olacak ki; altındaki savaş atı Kanak, tepki olarak adamı sırtından atmakla tehdit etti. Hafifçe şahlandı. Kawahar, o anda atının yularını serbest bıraktı. Kawahar, şövalyeler arasında '‘Gümüş Binici’' olarak biliniyordu. Saçları, akademiye katıldığı dört yaşından beri gümüşi griydi; çok iyi bir biniciydi. Tam bir at üstü dövüşçüsüydü. Yakın dövüşte bir Materlion şövalyesi olarak yetersizdi. Hocası on iki yaşından itibaren Sam-Dynad’dı. Onun gibi zalim bir savaşçı ve tam bir komutan tarafından yetiştirilmişti. Liderlik özelliği çok fazlaydı ve kılıcından çok bu özelliğiyle ün kazanmıştı. Ve tabii ikinci komutan olarak bu sefere atanmıştı. On sekiz yaşındaydı. Büyük bir başarıyla on altı yaşında Materlion Şövalyesi olmuştu. Artık hocasından bağımsızdı. Ama her meslekte olduğu gibi yetiştirenin hocalığı, diğerinin öğrenciliği asla bitmezdi.Kawahar, ikinci sıradan bir şövalyenin atından aşağı yığılmasıyla sıradan çıktı. Silahtarlardan dört atlıyı çağırdı. Kısa sürede gelen silahtarlar, ikinci komutana adamın aşırı kan kaybından bayıldığını söyledi. Sessiz ve gergin bekleyişi Kawahar bozdu. “Az önceki asker gibi yarasını saklayan var mı? Bu aptallık sizi savaş alanında bırakır. Kahramanca değil, salak gibi ölürsünüz!” Sessizce bekledi ve grupta kendinden başka bir aptal olmadığına ikna oldu. Sırtı akan kanıyla sırılsıklamdı. Gözleri hafifçe kararıyordu.

Kızıl Kama -Olgar- bir silahtarı fena halde haşlıyordu. Adam, mancınığa bir kaya fazla koymuştu ve mancınıklardan birinin germe ipi kopmuş, mancınık devre dışı kalmıştı. Ayrıca makinistlerden birinin ağır yaralanmasına sebep olmuştu. Suçu büyüktü; ancak, Olgar adama fena bindirmişti. Çevredekiler adama acıyarak bakıyorlardı. Olgar, lakabını sonuna kadar hakediyordu. Olgar çevredekilere de bağırdı. Herkes işine döndü. Olgar atını çevirip yeni gelen tomruklara yöneldi. Mancınıklara konacak tomrukların uygun kesildiklerinden emin olmalıydı. Ayrıca, bir işe yönelmezse vicdan azabının onu kemireceğini biliyordu. Bu pis işi yapmalıydı. Adamları zalimce disipline etmeliydi. Yoksa sonuçlar hep ağır olacaktı. Kızıl Kama, üzüntüsünün dışa vurmasına izin vermedi. Tekrar tekrar gürledi.

Komutan kara zırhının içerisinde terlemeye başlamıştı. Ne kadar alışırsa alışsın, bu zırhın rahatsızlığına tahammül etmek zordu. Ve tabii kokusuna… Kendini bildiğinden beri bu zırhla yaşıyordu. Pek çok kez haftalar boyu zırhını çıkartmadan geçirmişti. Vücudunda savaş yaralarından çok bu zırhın açtığı yaralar vardı. Sam, miğferinin siperini kaldırdı. Matarasındaki suyu ağzına boşalttı.Güneş tepelerine dikiliyordu. Orklar saatlerdir hareketsizdi. Sam, orklara verdiği hasardan sonra adamlarının dinlenmesine izin vermeye karar verdi. Hem, belki de izlendiğine dair saçma hisleri geçerdi. Yanlarında büyücü getirmemekle yaptıkları aptallığı hatırladı. Luth’tan ayrıldıklarında, akademinin emriyle getirdikleri beş büyücüyü ileri karakolda bırakmıştı. Ancak, şimdi büyücülere ne de çok ihtiyaç duymuştu. Düşündüğünden daha da fazla orkla karşı karşıyaydı. Yaralı adamları artıyordu. Karşıdaki lanet ormanda neler olduğunu bilmek istiyordu. İnatçı yapısı hatasını kabul etmiyordu; fakat, mükemmel liderlik özellikleri bundan kocaman dersler çıkartmıştı bile. Sonra aklına Periben geldi. Sarı saçlarının bukleleri, yeşil çekik gözleri, bronz-pürüzsüz teni ve biçimli vücudu. Ne çok özlemişti karısını. Gözlerini sıkıp açtı. Periben’in savaş alanının dibinde, kan havuzunun ortasında yeri yoktu.Aniden kafasını batıya çevirdi. Savaş meydanının uzağında, batıdaki üç çınar ağacına baktı. Küçük silüet hala oradaydı. Güneş daha çok aydınlatıyordu; ancak, Sam hala ağaçta gördüğünden emin olamıyordu. Aniden ormandan gelen gürültülerle kafasını çevirdi. Ağaçtaki silüet sonraki işti. Sam, anlaması imkansız bir şey gördü. Orklar, savaş meydanından mutsuz bir şekilde uzaklaşıyorlardı. Güneş ışınları, yavaşça batıya yatmaya başlamıştı. Öğle ortası, bir sıraları olmalıydı. Kalabalık ork ordusu yok oldu. Şövalyeler bile mükemmel eğitimlerine rağmen mırıldandılar. Bayraktar hızla ayağa kalktı ve mırıldanan şövalyelere ters ters baktı. Zira, komutanları bu disiplinsizliği çok ağır ödetebilirdi. Grup tekrar sessizliği sağladı. Sam, İniquor’un hırsla toprağı eşelediğini gördü. Tek bir hareketle miğferinin kilitlerini çözdü, çıkarttı. Beyaz teni, yakışıklı yüzü ortaya çıktı. Gözlerinin altı çökmüştü. Şüpheli ve huysuzlaşan atında yükseldi, ormanın içlerini görmeye çalıştı. Kısık sesle ağır bir küfür gönderdi. Miğferini taktı ve eğerine kuruldu. Sam aptala dönmüş, afallamıştı. Bugün, kolay kolay unutabileceği bir gün olmayacaktı. Beyni düşüncelerden zonkluyordu. Koca bir ork ordusu, sayıları kat kat fazlayken ve şövalye grubunu yormuşken nasıl gidebilirdi? Tek bir hamlede, sert bir hücumla şövalyelerin işlerini bitirebilirlerdi. Orkların nadir yakalayabilecekleri bir fırsattı. Sam, bu sefer gürültülü bir şekilde küfretti. '‘Neler oluyor bu lanet ormanda? Daha önemlisi ne yapmalıyım?’' Sam; orkların deli gibi tek bir hareketle, topluca saldırmalarını ve sonucunda şövalyelerin onurlarına yakışır biçimde savaşarak ölmelerini tercih edeceğini düşündü. Bu bilmeceler çok zordu. Hele ki hayatını savaşarak kazanan bir şövalye için…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: William M. Wayle   C.tesi Nis. 16, 2011 11:10 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 22 puan
Renklendirme/Görünüm= 8 puan
İçerik/Kurgu= 22 puan
Akıcılık= 9 puan
İmla= 9 puan
Paragraf Düzeni= 4 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 89
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
William M. Wayle
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: