Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Bruno

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Bruno Liefcell
Rütbesini Almamış Üye
Rütbesini Almamış Üye
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 21/04/11

MesajKonu: Bruno   Perş. Nis. 21, 2011 9:07 pm

“Koş, daha fazla, çok daha fazla koş. Ayakların kanasa da koş, düşsen de kalk ve yine koş. Kurtulmalısın.”

Gece karanlık örtüsünü ağaçların üzerinden örtmüştü Le’moe Ormanı’na. Yalnızca ayın cılız ışığının, sık ağaç ve çalılık arasından sıyrılmayı başaran parçaları vardı aydınlık namına. Gölgeler adeta cirit atıyor, karanlık, bulduğu fırsatı en ürkütücü biçimde kullanıyordu. Baykuşların acı ıslıkları ve kurt ulumaları ulu bir senfoninin ölüm marşını çalıyordu sanki. Yine de yalpalayarak ormanın içinde koşmaya çalışan genç adam bu detayların hiç birinin farkında değildi, olamazdı. Chaison, sağ ayağında hissettiği keskin sızı ile aniden tökezlediğinde balçıkla sıvanmış dar patikada neredeyse düşecekti. Uçsuz bucaksız ormanda uzun zamandan beri koşuyordu. Kalbini döven huzursuz yorgunluğu da diğer birçok şey gibi yok sayıyordu o an. Ne kadar koştuğunu bilmiyordu. Bir saat? Üç saat? O kadar korkmuş, o kadar yıpranmıştı ki zaman denilen kavram üzerine bildiği ne varsa unutmuş, aklında mantığa dair her şeyi kaybetmiş, sade ve sadece hayatta kalma güdüsü ile koşmuştu. Koşmuştu, arkasında bıraktığı cesetlerin bir an bile gözünün önünden gitmeyen hayalleriyle, korkuyla, kan ve ter içinde durmadan koşmuştu. Ne olduğunu hatırlamıyordu, hatırlamamalıydı, eğer hatırlayacak olsa kaçmaya devam edemeyecekti. O cesetlerin kime ait olduklarını hatırlamamalıydı ya da kim tarafından o hale getirildiklerini. Bir an duraksayacak oldu. Beyninin bilinçli kalmayı başarabilmiş küçük bir parçası durmasını ve doğru yönü algılayıp, mantıklı davranmasını söylüyordu. Denedi. Bir an gerçekten durdu, acele ile kendi etrafında döndü. Ağaçlar o kadar aynı, çalılıklar o kadar yoğundu ki değil yönünü, başka bir yere bakıp bakmadığını bile anlayamıyordu. İçinde çığ gibi büyümekte olan bir huzursuzluk vardı, durmamalıydı, kaçmalıydı, ama nereye! Bulamıyordu işte nerede olduğunu!

Nihayetinde yorgunluğa daha fazla direnemedi ve ani bir baş dönmesiyle olduğu yere yığıldı. Doğrulmak adına tek bir çaba dahi göstermezken huzursuzluğun şiddetle büyüdüğünü hissedebiliyordu. Öyle ki göğsünün ortasına çöreklenmiş o ağır duygu göğsünü parçalayıp çıkacak gibiydi bir anda dışarı. Ölmeyi bekler gibi bekledi bir süre, sonra sonuç ölüm denen olguyu aratacak derecede ürkütücü ve acılı oldu. Sanki uzun zamandır anılardan kaçmak için koşuyordu ve şimdi o iki büklüm halde yere öylece devrildiğinde anılar onun bu anından istifade edip onu yakalamıştı. Arkadaşlarının gülen yüzleri ve öldükten sonraki o donuk ifadeleri ayrı ayrı geçti gözünün önünden. Sonra…

    …her taraf kan. Sadece ölüm. Çığlıklar ormanda sonsuza dek yankılanacak gibi yayılıyor. Sessizlik, sonra ölüm sessizliği. Sadece ölüm…


Bir kâbustan fırlamışa benzeyen görüntüler beyninin içinde fır dönerken Cecilyn’in çığlığı kulaklarına en taze haliyle çalındı. Norman’ın ulumasını hala duyuyor, Nessie’nin toprağı döven yumruğunu kendi üzerinde hissediyordu. Kan vardı her yerde. Onların üstünde, kendi üstünde, el… Ellerinde kan vardı. Ellerini daha rahat görebileceği bir konuma getirdi. Avuçları havada zangır zangır titrerken ay ışığı kurumakta olan kan üzerinde fütursuzca parıldıyordu. Arkadaşlarının kanının. Sevgili Cecilyn’in kanının. Çığlığını bir kez daha hatırlayınca avuçları istemsizce kulaklarına kapandı. Hıçkırıklar boğazındaki düğümden kurtuldu ve feryatlarla ağlamaya başladı. Yapmamalıydı. Kendi kontrolünde olmadığını biliyordu ama yine de… yine de bir yolu olmalıydı. Arkadaşlarını, biricik sevgilisini kendi elleriyle öldürmemeliydi. Şimdi nefes almakta bile zorlanırken var gücüyle çığlık atıyordu. Umdu, bir an için çığlıklarının, beynine dolan arkadaşlarının sesini bastırıp susturacağını umdu. Bekledi ama olmadı, o da daha fazla güçle çığlık atmaya devam etti.

Sahi, kendi elleriyle öldürmüştü. Elindeki kan onlara aitti çünkü canlarını alırken direnmişlerdi. Gözlerinin içine bakmış, içindeki insana ulaşmaya çalışmışlardı. Çığlıklar atmış, adını haykırmışlardı. Ama hiç biri Chaison’ı ve onu kontrol eden Nigrayı durduramamıştı. Chaison ağlaya ağlaya ama tereddüt etmeden tüm arkadaşlarını öldürmüştü. Öldürmüştü çünkü nigranın öfkesini taşıyordu. Beyninin içine yerleşmiş o öfkeli Nigranın. Aslında başka bir açıdan bakmaya yeltense de suçlu kendisiydi. Her ne kadar kontrol ediliyor olsa da suçlu yine Chaison’dı. Arkadaşlarını da kendini de bu olaya sokan kendisiydi. Her halükarda şimdi acı çekmek zorundaydı.

Her ne kadar sık yürüyüş yapan kimseler olmasalar da onlar da, o günün baştan çıkarıcı havasına diğerleri gibi karşı koyamamış ve kendilerini dışarı atmışlardı. Cıvıldayan kuş sesleri, havadaki ferah kokular ve parıldayan güneş tüm şehri büyülemişti sanki. Onlar da açık havayı yürüyüş yaparak değerlendirmek istemişlerdi. Chaison, kız arkadaşı Cecilyn, arkadaşı Norman ve onun kız arkadaşı Nessie ekipmanlarını toplamış ve Le’moe’da yürüyüşe çıkmıştı. Her şey normaldi. Koşmuş, dinlenmiş, piknik yapmışlardı. Eve dönme vaktiydi. Dönüş yolunda o yaşlı kadının çığlığını duymasalardı döneceklerdi de. Ancak Chaison ısrar etmiş ve arkadaşlarını neler olduğuna bakmak üzere sesi takip etmek konusunda ikna etmişti. Cecilyn korkuyordu. Geri dönmek için çok ısrar etmişti. Aslında en başından onu dinlemeliydiler.

Devasa otların arasından güçlükle düzlüğe çıktıklarında hepsi korku denen illetin pençesinde buz kesmişti. Manzara ürkütücüydü. Bir nigra, yerde bir çember ve tam ortasında ağzına çamur tıkanmış yaşlıca bir kadın. Daha ne olduğunu kimse anlamadan Chaison ileri atılmış ve damarlarındaki alba kanı kontrolünde nigraya saldırmıştı. Düşünmemişti ki daha on yedi yaşındaydı, karşısındaki ise kim bilir kaç, düşünmemişti ki birebir saldırı konusunda derslerde hep başarısız oluyordu. Atılmıştı işte. Nigranın üzerine koca bir ışık topu gönderdiğinde zaten geri dönüş yoktu. Sonrası ise, sonrası bir vahşet filminin unutulmaz sahneleri gibiydi. İrade yeteneğinde olduğu belli olan nigra Chaison’ı kolayca kontrolü altına almış arkadaşlarının üzerine saldırtmıştı. Chaison birebir dövüşte ne kadar iyi olmasa da kan kullanımı dersinden hep en iyi derece ile geçerdi. Savunmasız yakalanan üç arkadaşını kolaylıkla birkaç hamlede yere serebilmesinde bunun payı da büyüktü. Nigra ritüelini tamamlarken Chaison kendisine zarar vermek istemeyen arkadaşlarını tek tek öldürmüştü. En son Cecilyn kalmıştı. Onu öldürmeden önce gözünün içine bakmış ve yardım istemişti. Kurtar beni Cecilyn. Ama ritüeli tamamlayan Nigra yetişmişti işe hemen. Yanlarına gelip bizzat kızın işini bitirmişti. Chaison’ın gözleri önünde kız arkadaşının yerde iki büklüm hale getirmişti bakışlarıyla. Ağzından ve burnundan nasıl oluk oluk kan geldiğini hatırladı Chaison. Ama sonrası, sonrası çok bulanıktı hatırladıklarının. Kız arkadaşının ölmesinden hemen önce, Cecilyn’in avuçlarını nigraya doğrultuşunu hatırlıyordu. Bedeninden yayılan enerjiyi. Sonra sesini “Koş Chase!” Sonra… sonra kendini bu patikada bulmuştu.

Dizlerini karnına doğru çekip kollarını etrafında dolarken gözlerinden artık yaş gelmiyordu. Sadece kuru hıçkırıkları ve yerdeki bir damla kana takılı kalan ürkek bakışları vardı. Bir şeyler tenine değip duruyor, arkalarından küçük bir gıdıklanma hissi bırakıyordu. Neydi bu? Dudaklarının arasında da aynı hissi duyana kadar ne olduğunu anlayamadı. Islaklık. Yağmur yağıyordu. İçinden usulca dua etti, bütün kirliliğini alıp götürmesi için. Avuçlarındaki, kalbindeki, ruhundaki kirleri, günahları bütün gücüyle alıp götürmesi, toprağa karıştırması için dua etti.

***

“Zavallı, ateşi var.”

Yaşlılığın tüm belirtilerini, yılların kırışıklıklarını yüzünde taşıyan yaşlı kadın, gencin üzerine eğilmiş, titrek elini alnına yaslamıştı. Karşı koltukta eşi onları izliyordu. Adamın mizacı her ne kadar kadın kadar şefkatli durmasa da o da endişelenmişti. “Bulduğumda sırılsıklam ve baygın haldeydi. Neden olduğunu ancak ayıldığında anlayabileceğiz sanırım ama üzerindeki kan lekelerine bakarak pek de hoş bir hikâyesi olmadığını tahmin ediyorum. Sence getirmemeli miydim?”

Kadının bakışları şefkatle parıldadı. “Ah, hayır. Şuna bak, yüzündeki acı ama masum ifadeye. Kâbus görüyor.” Duraksadı, sonra elini gencin alnından çekip kucağında diğer eli ile birleştirdi. Gözleri hayat arkadaşında sabitlendi. “İyi olduğuna inanıyorum. O iyi biri.” Adam karısının söylediklerini dinlerken aynı zamanda sorgulamadan kabul etti. Karısı altıncı hissi son derece kuvvetli biriydi. Ufak bir kulübe içinde koca Le’moe’da hayatta kalmak kolay değildi ve o hayat arkadaşının içgüdülerinin kusursuzluğuna defalarca şahit olmuştu. “Umarım öyledir.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Bruno   Perş. Nis. 21, 2011 10:07 pm

Gerekli Uzunluk= 9 puan
Anlatım= 21 puan
Renklendirme/Görünüm= 10 puan
İçerik/Kurgu= 20 puan
Akıcılık= 10 puan
İmla= 10 puan
Paragraf Düzeni= 5 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 90
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Bruno
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: