Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Hey Kader!

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lareina
Saray Çalışanı
Saray Çalışanı
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 2
Kayıt tarihi : 01/05/11

MesajKonu: Hey Kader!    Paz Mayıs 01, 2011 2:27 pm



Hey kader, tanışmamızı hatırlıyor musun?

İlk karşılaşmamızda beş yaşındaydım. Küçük ellerim hayatı daha yeni tutuyordu. Daha yeni kavrıyordum hayatı. Kokusuna bile alışamamışken bulmuştun beni. Çat kapı gelmiştin. Kibirli bakışların üstümdeydi. Masum hayatımın daha başlarında her kötü olayda suçlayacak birisini bulmuştum. Sendin o. Kibirli bakışlarındı, çaresizlik dolu kokundu ve beni korkutacak kadar renkli olan hayal gücündü.

İlk kez annemden duymuştum ismini. Titreyen yaşlanmaya yüz tutmuş elleriyle başını tutmuş senden nefret ettiğini herkese bağırıyordu tiz sesiyle. Sanki bir sırmış ve ihanet etmiş gibi bakıyorlardı ona. İlk başta anlamamıştım o insanların neden öyle baktığını? Ama şimdi anlıyorum; çünkü sen bir tabuydun ve ismini söyleyen insana bir lanet gibi yapışıyordun. Onu çürütünceye kadar tüketiyordun yaşam enerjisini.

Nerden bilebilirdim ki bu kadar zalim olacağını? İnsanların acıyarak baktığı, babasını kaybetmiş bir çocuktum ben. Ve en büyük yanlışı yapmıştım; ismini fısıldamıştım.

~

Genç kadın soğuk rüzgârın onu yerlerden koparmak ister gibi esmesine şahit oluyordu. Gitmek istiyordu, rüzgâra kendini bırakmak, yaprak gibi savrulmak istiyordu. Yapabilir miydi? Gidebilir miydi? Yeni bir hayata başlayabilir miydi? Sessizlik vardı bir tek ona eşlik eden. Ve o bilse de genç kadına söylemiyordu cevapları.

~

O günden sonra ilk, ağacım kopmuştu benden. Annemin benim doğumumla diktiği can dostum olan ağacım. Her gün biraz daha solduğunda, anlamalıydım aslında. Ama sadece sessizce onu incelemiş, diğer günler daha iyi olacağını fısıldamıştım ona.

Yaprakları biraz garipti. Sarıydılar, ama öyle sonbaharda sararan yapraklar gibi değillerdi. Daha hastalıklı, daha bitkin ve yaşama inancını kaybetmiş gibiydiler.

Hayat insanlara daima yeni bir şeyler öğretir. Onu, sadece insanları, sınar. Neden mi? Çünkü o ağaç gibi yaşama olan inançlarını kaybetmemeleri için. Hayat bile bazen hata yapabiliyordu. Bu hatalardan biri de insanların bu sınamaları anlamalarını ummaktı.

Ağaç günden güne solmuştu ve ben kendimi onunla vedalaşırken bulmuştum. Ağlamış ve gitmemesini söylemiştim. Ama ağaçların bile Azrail’i varmış. Ve benim can dostuma çoktan gelmişti Azrail. Görmesem bile saf ruhumla kavramıştım bu gerçeği. İçimde bir soğukluk hissetmiştim sanki ağaç nefes almıyordu o andan itibaren. Yaklaşmak istedim çocukluk merakımla. Ama yaklaşmak istememe rağmen adımlarım geri atıyordu. Uzaklaşıyordum. Bedenim oraya gitmek istemiyordu. Aslında ruhum koruyordu beni. Ölümü yakından görmemi istemiyordu. Bir yandan da korkuyordu. Ya, o küçük umutla dolu ruhum ölümün çıkmayan lekesiyle kirlenirse? Ne kadar da yıkansa çıkmayacak bir lekeyi nasıl taşıyacaktı küçücük çelimsiz omuzlarında?

Hızla eve doğru koşup annemin yanına çıkmıştım. Korkuyla yaklaşmış ona ve ağacımın ona gittiğini fısıldamıştım. Annem alayla gülüp bana baktı ve tiz sesiyle bağırdı.

“Ne sanıyorsun sen küçük hanım? Kader senin ağacına mı acıyacak babana acımazken?”

Annemin bana dönmesiyle o küçücük nefeslerim dudaklarımda kalmıştı. O da ağacım gibiydi. Onun da saçları dökülüyordu aynı yapraklar gibi. O da nefes alamıyordu birkaç hırıltı dışında. Onun da bakışları ölüydü her ne kadar yeşilin en canlı rengi de olsa gözleri. Ve o da titriyordu ağaç gibi. Onun da Azrail’i gelmişti ve merakla izliyordu onu. Korkmuştum, badem şeklinde mavi gözlerimi iri iri açmıştım onu gördüğümde. O ağaç gibi güzel gözükmüyordu. Çıldırmış gibi bakıyordu. Dudaklarının kenarlarındaki çizgiler o gülünce büyüyor ve canavarlaşıyordu. Ruhum kaçmak istiyordu ama ben küçücük yüreğimi sarsan gerçeğin ortaya çıkışıyla şoka uğraşmıştım ve orada duruyordum. Bir süre sonra annemin ölüm saçan bakışları ruhum delip geçti ve aklımı başıma getirmişti. Gitmeliydim buradan uzaklaşmalıydım.

Koşmaya başladım ta ki yolların bittiği artık adım atacak bir yer olmayınca kadar. Derin derin nefes alıyordum. Belki de ruhum iyileştirmeye çalışıyordu, o ölüm saçan bakışların açtığı yarayı. Ama iyileştiremiyordu yaralarımı, sakinleştiremiyordu duygularımı. Sadece geçeceğini fısıldıyordu.

Bir kez daha yaralamıştın yüreğimi. Bir kez daha canımı yakan bir olayın suçlusuydun sen. Biliyordum annem söylemişti bunu. Keder yüzümde dalgalanmıştı bir an. Duygularımın hayali bedenleri karşımda dikilmişlerdi. Yere çöküp ağlamaya başlamıştım. İkinci defa ismini duyduğum ama görmediğim birinden nasıl böylesine korkmuştum?

Korkmakta haklıydım senden. Çünkü senin o hayal gücün, bana acı çektirişin gerçekten korkutucuydu. Ve ben o zamanlar sadece altı yaşındaydım.

~

Genç kadın gecenin buz gibi bakışlarına dayanamadı bir süre sonra ve hızla eve girdi. Lüks şöminenin karşısına küçükken yaptığı gibi oturdu. Alevin onu büyülemesine karşı koyamadı bir süre sonra ve dalgınca ona baktı. Küçükken sihirbazları izlediği gibi, merakla onu izlemeye başladı.

Alev sanki canlıymış gibi ona bakıyordu. Hafif adımlarıyla çalı çırpının üzerinde dolaşıyordu. Geçtiği her yeri yakıyordu nedensiz yere. Etrafı yaktıkça o daha çok büyüyor ve güçleniyordu. Turuncu rengi daha çok kırmızıya yaklaşıyor ve kalın kaşları daha çok çatılıyordu. Alev genç kadının yüreğini de yakıyordu bilmeden. Genç kadın ise çürümüş ve kokuşmuş yüreğinin yanmasını umursamıyor ve alevden saklıyordu bu gerçeği. Alev ise dansını sürdürüyordu.

~

Annemle o ağaç arasında tek bir fark vardı benim açımdan. Ben ağaca veda edebilmiştim, onun acısını her gün biraz daha azaltmaya çalışmıştım. Ama annemin acısı öyle yoğun ve büyüktü ki zayıf ellerime ağır gelmişti. Taşıyamamıştım onu. Yardım edememiştim anneme. Ve en kötüsü veda etmemiştim ona. Ağlamamıştım arkasından. Sadece kader deyip geçmiştim.

Seni suçlamaya işte bu zaman başlamıştım. Ama seni suçlamam anneminki gibi acıklı duygulara bezenmiş değildi. Soğuktu… Kutuplara benziyordu biraz. Dile gelecek her duyguyu donduruveriyordu. Hiçbir şey hissetmiyordum. O an o dakika onun ölü bedenine bakarken hiçbir hissetmemiştim. Ve bunun tek suçlusu benim erken yetişkin olmamdı.

Hayatımın en gerekli olduğu anlar sevgiye kavuşamamıştım ben. Annemin nefret saçan bakışları sarmıştı ruhumu sevginin yerine… Onunla büyümüştüm ben. Oyun arkadaşım oydu. Nefretle oyun oynamak ne kadar yara veriyordu bana o zamanlar. Düşsem nefret sarıp sarmalıyordu beni ve beni düşüren taşa onunla bakmamı sağlıyordu. Nefretin suçu yoktu böyle olmamda. O gereklilikten çıkmıştı ortaya. Ve o da benim gibi sevgiden yoksun kalmış bir çocuktu. Onu anlıyordum o da beni anlıyordu. İkimizde daha fazla acı görmemek için birbirimizi büyütüyorduk. Ta ki canımız acımayana dek.

Ve en sonunda o gittiğinde, annem gittiğinde, nefret de gitmişti. Bomboş hissediyordum. Annemin yokluğuna alışmıştım ama o varken her sabah kalktığımda odada olduğunu biliyordum. Ama şimdi o inancım da yok olmuştu. Bahçeye çıktığımda oyun arkadaşımı bulacaktım, hala en azından öyle düşünmüştüm bir süre. Ama yoktular ve bir daha gelmeyeceklerdi. Bunu anladığımda on bir yaşındaydım.

~

Genç kadın hafifçe gülümsedi alevin dansına. Kumral saçları zarif omuzlarından dökülüyordu. Dalgaları, genç kadın her gülümsediğinde mutlulukla sallanıyorlardı. Oval yüzü aleve bakıyordu. Dolgun ve güzel dudakları gülümsemeyi bıraktı bir süre sonra. Zarif uzun parmaklarını aleve uzattı bir an sonra. Hafifçe uzandı şöminenin önünde. Kumral dalgalar hemen bıraktılar kendilerini. Zarif parmaklar genç kadının zarif ince belinde birleşti. Yeşilden bir hale taşıyan mavi gözlerini tava dikti genç kadın. Bir süre sonra duyguların karmaşası bakışları avizeye dikti. Kalbinin bir yansımasıydı bakışları. Gözler kapandı dakikalar içinde. Her duygu genç kadının içinde yaşanmaya başladı.

Şöminedeki alev genç kadının periler kadar güzel bedenini aydınlatıyordu ve bir de parmağındaki parlak ve muhteşem alyansı.

~

Birkaç yıl bomboş ve amaçsız geçmişti benim için. Derslerle ev arasında geçen yıllardı işte. Gülümsemeyi unuttuğum yıllar da diyebilirdim. Nerden bilebilirdim ki? Dünyama bir yıldız düşeceğini ve kalbime kadar ulaşacağını…

Onu ilk gördüğümde bana şaşırmış bir şekilde bakıyordu. Siyah saçları rüzgârla dans ediyordu. Koyu kahverengi gözleri benim üstümdeydi. Şaşkın ama sıcak bakışları ruhuma dokunuyordu sanki. Yıllar sonra dudaklarım ilk kez yukarıya doğru kıvrılmıştı. Gülümsemiştim. O da bir anlık şaşkınlıktan sonra gülümsemişti bana.

Dünyalar benim olmuştu o gülümsediğinde. Her şeyim o yıldızın etrafında dönüyordu. Her şeyim ona göreydi. Onun daha çok parlaması için uğraşıyordum. Yıldız benimdi. Ve her zaman benim olacaktı. Yeniden doğmak… Belki benim yaşadığım böyle bir şeydi. Onunla yeniden doğmuştum. Her şeyim değişmişti. Saçlarım o geldiğinden beri daha hızlı uzuyordu sanki. Dudaklarım daha güzel gözüküyordu. Annemden kalmış yeşil hale daha çok parlıyordu aslında.

Aşk’ı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Tozpembe bir dünya olabilirdi sözlükteki anlamı. Benim kalbimde de öyleydi. Hayallerimiz el ele yürüyorlardı. Birbirlerine baktıkça gülümsüyorlardı. Nefes alış verişleri bir oluyordu bazen. Mutluydum… Benim için bu sözcük yeterliydi sanırım.

~

Sessizliği bir bebek ağlaması böldüğünde genç kadın gözlerini açıverdi. Endişeli bir bakışın ardından mutlu gülümseme göründü. Küçük peri uyanmıştı. Genç kadın kalkmaya yeltendi. Ancak bir an ses kesildi. Erkek sesinin kızına seslenişleri duyuldu. Sessizlik kızgındı biraz. Onun ortamına girmişlerdi bu sesler. Hemen çöküverdi seslerin üzerine ve kapattı. Yine sessizdi her taraf. Genç kadın sessizliğin bu kıskançlığına göz devirip rahat bir nefes aldı. Bebeğinin yeniden sesini duyabilmek için dua etmeye başladı. Onun ağlaması bile genç kadının dünyasını aydınlatıyordu. O yıldızdı sönmüş diğer yıldızlardan daha parlak ve bir taneydi.

~

Ama aşkın sarhoşluğuna kapılıp unutmuşum seni. Bir yerlerden bizi izlediğini anlamamıştım. En güzel zamanı seçecektin. Seçtin de…

İnsanın dünyasına düşen yıldızı sönerse ne olur biliyor musun? Bilmezsin, bilemezsin de. Bu annemin ağacımın babamın gitmesi gibi benim kaldırabileceğim bir şey değildi. Zordan daha öte bir şey var mıydı? Benim için o zaman vardı. Nefesim dudaklarımdan bir daha çıkmayacak gibiydi. Kanatlarım kesilmişti. Yaralarımı dikememiştim de. Kalbim ölmüştü. Bedenime büyük bir yük olmuştu sanki. Büyük bir orman vardı kalbimde. Şimdi onların hayali bedenleriyle cesetleri doldurmuştu kalbimi. Kimsesiz bir şehir de durup bağırmak gibiydi acım. Bitmiyordu daha çok artıyordu. Okyanus oluvermişti. Ve ben boğuluyordum usulca.

Biliyordum sıkılmıştın benden. Ve oyuna bitirmeye karar vermiştin. O yüzden odaya girmiştim. Eskimiş renkler gözlerimi alıyordu. Geçmişte kalmış eşyaların çürümüş kokusu beni daha çok cesaretlendiriyordu. O sandalyeye çıkmadan sana son kez baktım. Gülümsemen yüzünü tanımsızlaştırmıştı. Yine kibirli bakışların vardı. Kendince bakıyordun bana. Anlamıştım, Kader’i yenememiştim ben. O fısıldamamla yeni bir oyuncak kazanmıştın sen sadece. Benim hayatım ise iplerin senin elinde olduğu bir kukla haline gelmişti. Onu güldüren sendin ağlatan da… Canın acımasından zevk alan da…

Sessizlik büyümüştü en sonunda içimde. Kafama ipi geçirdiğimde cesaretimin senin altında ezilmiş parçalarını toplamıştım. Derin bir nefes almıştım, alacağım son nefes olduğunu bilerek. Sadece boşluğa bir adım atacaktım.

Ancak bir bağırış beni durdurmuştu. Gıcırdayan ve beni ölüme gönderen kapının hızla açılmasını duydum. Birinin beni kucaklayıp yere indirişini ve bana bağırmasını dinledim. En sonunda sakinleştirip beni bağrına bastığında anladım. Onun abisiydi. Her zaman bir ağabey şefkatiyle yaklaşmıştı bana. Ama o anda her şey değişmişti. İçimdeki her şeyi ona dökmüştüm. Birlikte ağlamıştık o zaman. Güleceğimiz zamanlar da olacaktı. Buna o zaman inanmıştım.

Zaman geçti yavaşça. Yaralar sarıldı ne kadar zor da olsa. Ve benim için yeni bir hayat çizildi. Aslında birlikte biz çizmiştik. Çizmeyi bitirdiğimde hatırlıyor musun sana nasıl da zaferle gülümsemiştim.

Yenilmiştin kader... Hem de bir insanoğluna karşı… Seni nasıl yendiğimi hatırlıyor musun Kader? Yoksa bu yenilgiyi benim gibi kalbine mi gömdün? Yine karşıma çıkacak mısın? Çıkarsan, eğer karşıma bir kez daha çıkarsan senin bildiğin o zavallı kız olmadığımı anlayacaksın. O zaman adil bir oyun oynayacağız. Ve ben seni tekrar yeneceğim.

~

Genç kadın küçük perinin seslenişleriyle ayağa kalktı. Onun yalpalayarak yürüyüşünü izledi biraz. Sonra onu kollarına aldı. Öpücükleriyle boğdu küçük periyi. İçine yeniden sokmak istercesine sarıldı ona. Yıldızıydı dünyasının. Ve bir taneydi, onundu. Sonsuza kadar da onun olacaktı.

Küçük perinin arkasından gelen diğer parlak yıldızına baktı usulca. Gidip ona sımsıkı sarıldı, hepsi onundu. Onun dünyasıydı hepsi ve genç kadın hepsine iyi bakacaktı. Şömineye döndü zarifçe ve geçmişte Kader’e yazdığı mektubu şömineye atıp dudaklarından “Bir dahaki görüşmemize kadar hoşça kal, Kader.” cümlesi düştü şömineye. Yandı alevin dansında usulca.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Hey Kader!    Ptsi Mayıs 02, 2011 7:31 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 19 puan
Renklendirme/Görünüm= 9 puan
İçerik/Kurgu= 20 puan
Akıcılık= 10 puan
İmla= 9 puan
Paragraf Düzeni= 4 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 86
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Hey Kader!
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Kader Loth > Senle Giderim [ +16 ] Almanya'daki Türk Kızı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: