Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Madeline Ross

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Madeline Ross
Rütbesini Almamış Üye
Rütbesini Almamış Üye
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 20/05/11

MesajKonu: Madeline Ross   Cuma Mayıs 20, 2011 6:49 pm

Jeanne'den aldığım son habere göre Ölü Orman'da asayiş tehlikeye girmiş.
Ben de bunu teyit etmek için klasik devriye görevimi yerine getirmeye
Ölü Orman'a gittim. Tabi Alex'in orda olacağını bilmediğimden gayet
paspal bir biçimde yola koyuldum.

Ölü Orman'ı bir iki defa
turladıktan sonra tam geri dönecektim ki anormal bir şeyler fark ettim.
Ölü Orman'da bazi hareketlenmeler vardı.

Tedirgin olmuştum çünkü
pek hazırlıklı sayılmazdım. Yine de Aoi'ye gerekli talimatı verip
güvenli bir bölgeye iniş yaptım. Görünüşe bakılırsa bir ejderha ve bir
adam rastgele etrafta koşuşturup ağaçlara zarar veriyordu. Tabi ben
sinirden küplere bindim. Hemen olduğum yerden fırlayıp adama bağırdım:


-Ne diye güzelim ağaçları katlettiğinizi sorabilir miyim?


Bu ejderi bir yerden tanır gibiyim.

"Derdin ne senin? Burada antrenman yaptığımı görmüyor musun?"

Sen kim oluyorsun da...

Adam
birden yüzünü bana döndü. Gördüğüm yüz ter içinde kalan Alex'in
yüzüydü. Bu barbarlığı yapanın Alex olması ayrıca sinirime dokundu. Ona
tek bir söz bile söylemeden devrilen ağacın yanına gittim.

Daha çok gençmişsin sen...

Her
ne kadar taş kalpli olursam olayım doğanın zarar görmesinden nefret
ediyorum. Eğer oradaki Alex değil de başkası olsaydı onu sakat
bırakırdım. Ağacın halini gördüğümde daha çok sinirlendim. Üstesinden
gelebilirdim ama çok acı çekmiş olmalıydı. Bir büyü mırıldandım ve ağaçı
eski yerine dikip kopma noktasını iyileştirdim.

Umarım tutar.

Ağacın gövdesine dostça bir şaplak attıktan sonra koşaradım Alex'in yanına geldim ve ellerim belimde sordum:

-Ciddiyim, ne yaptığının farkında mısın? Ve bunun gibi daha kaç ağaç devirdin?


"İşim bitince düzeltecektim. Senin yüzünden tüm gün sırtım ağrıyacak."

Eminim düzeltirdin. Umursamıyorsun bile.

O sırada ejder Alex'e arkasından yaklaştı. Hiç ses etmedim. Varsın kemiklerini kırsındı.

"Çeker misin şunu!"

Ejderha
koca pençesini Alex'in gövdesinden çekince Alex yere oturdu ve yüzüme
baktı. Gözlerimdeki kızgın bakış moralini bozmuş olacak ki yüzü düştü.
Saçlarını karıştırıp konuşmaya başladı:

"Gerçek bir savaş olsa durup ağaçları düşünemem."

O
sırada ejderha soluma geçmişti ve Alex ikimize de kızgın kızgın
bakıyordu. Cebinden bir mendil çıkardı ve yüzünndeki terleri sildi. Son
söylediği cümle sinirimi iyice bozdu:

-Savaşmak
etrafındaki her şeyi yakıp yıkmak değildir! Asıl savaşçı masumlara
zarar vermeyendir ve sen yüze yakın ağaç devirmişsin! Şimdi bütün gün
uğraşsam da hepsini eski hallerine getiremem. Eğer ejderhanı böyle sık
ağaçlarla dolu bir ormana getirmeseydin hem antrenmanını yapabilecek hem
de ağaçlara zarar vermeyecektin!


O sırada ejderhaya dönüp şöyle dedim:

-Senin bir suçun yok, üzerine alınma lütfen.

Ejderha sanki sözlerimi anlamış gibi kafasını eğdi ve sahibine bakmaya başladı.


"Savaş ormanlık alanda olmaz diye bir kanun mu var?
Her alanda antrenman yapmak zorundayım. Zaten ardımdan büyücü gönderip
hepsini düzeltiyorum. Neden hala sorun yapıyorsunuz ki?"

Bıdı bıdı bıdı bıdı. Ejderhasız savaşamıyor beyefendi.

Ayağı kalkıp ejderhasını yanına çağırdı ve sırtına çıktı. Keyfi yerindeydi besbelli. Ben ise sinirden patlamak üzereydim.

"Afedersin tamam mı? Bir dahakine antrenman yapacağım yeri sana sorarım. E? Sen neden buradaydın?"

Sinirimden
beni çatlatmak istiyordu besbelli. Öfkeden çıldırmak üzereydim. Şimdi
de ejderhasının üzerinde sarkıyor, bana maymunluk yapıyordu. Yüzümü
buruşturup elimi tam önüme uzattım ve beni yerden yükseğe kaldıracak
merdiven basamaklarını oluşturacak büyüyü fısıldadım. Basamaklar
oluştuğunda sakince tırmandım ve ellerim belimde Alex'e tısladım:

-Sen
ejderhan olmadan bir dakika bile dayanamazsın bir savaşta. Bunun
farkındasın değil mi? Ayrıca ardını toplaması için gönderdiğin büyücü de
bir halta yaramıyor. Geçen ormanda devriye gezerken ağaçları yerlerine
koyduktan sonra bağlantı yerini yaktığını fark ettim. Onu bulduğum yerde
öldüreceğim öyle söyle büyücüne.

"Ejderham olmadan savaştığım zamanlarda oldu."
Ne zaman acaba? Rüyanda mı?

"Büyücüyü de uyaracağım merak etme."
O pislik çuvalı bir nesneyi havaya kaldırmaktan aciz, ağaçları nasıl iyileştirecek merak ettim.

Ben hala ona kızgınken büyük bir cürekle beni tuttuğu gibi kucağına çekip burnunu saçlarıma gömdü.

Dua et senin için ölüyorum Alex.

"Ama neden hala bu konuyu uzatıyorsun merak ettim."

Fısıltısına fısıltıyla karşılık verdim:

-Çünkü
onların acıyla çığlık attıklarını duyabiliyorum. O kadar içler acısı ve
dehşet verici ki. Ayrıca senin o büyücün hiç bir halta yaramaz bunu sen
de biliyorsun.


Boynuna sarıldım:

-Bu
arada, madem ejderhasız yapabiliyorum diyorsun, neden bana bunu
kanıtlamıyorsun? İki gün. Ejderhalar olmadan iki gün geçirebilecek misin
sevgilim?


Sinsi sinsi gülümsüyordum onun çocuksu suratına karşılık.

Hodri meydan Alex'ciğim.

"Sende ejderhanı görmeyeceksin ama."

İşte
bunu beklemiyordum. Aoi'den ayrı bir gece bile geçiremezdim. Onun pullu
derisini okşamadığım gün içime fenalık gelirdi. Ben bunları düşünürken
Alex rahat bir tavırla konuşmaya devam ediyordu:

"Peki iki gün. Ejderhalar olmadan."

İki
gün çok fazlaydı. Bir gün yapsak... Hayır hayır bununla başa
çıkabilirdim. Ben beynimde bu konunun muhakemesini yaparken Alex istekli
bir şekilde öptü beni.

"Artık anlaşma mühürlendi."

Muzırlık yapmadan duramazdı zaten. Pişmanlığımı belli etmemek için kocaman gülümsedim ve tekrarladım.

-İki gün...

Birden Jeanne'in bana yarın için verdiği görev geldi aklıma. Alex'e dönüp:

-Ama
yarın benim bu ağaçları iyileştirmeye devam etmem gerek. Ayrıca yarın
burada bir barbar toplantısı olacağı haberini aldık ve av için tetikte
olmalıyız.


Duraksadım.

-Ama olsun. Ben senin gibi değilim. Ejderhasız savaşabiliyorum.

deyip gülümsedim ona. Bir iddiayı kaybetmeyi asla göze alamazdım.

Aoi'yi yerine bırakıp bana darılmaması için uzun bir konuşma yaptıktan
sonra içim kopkoyu koydum başımı yastığa. Uyandığımda ise gün daha yeni
doğuyordu. Girdiğimiz iddiayı hatırlardığımda yüzümü buruşturup
hazırlanmaya başladım.

Tanınmamalıydık. Bu nedenle üstümü
giyindikten sonra annemin pelerinlerinden birini geçirdim üstüme.
Saçlarımı da sıkı sıkıya topladım. Sıra silahlanmaya gelmişti.
Bıçaklarımı belimdeki bölmeye, kamamı bacağımdaki klasik yerine
yerleştirdikten sonra ok ve yay takımımı da hazırladım ve ahıra doğru
yola koyuldum.

Dün akşam benim için Storm'u hazır etmelerini
söylemiştim. Nitekim kapıya vardığımda Storm hali hazırda beni
bekliyordu. Tepeden tırnağa siyah olan bu ata aşık olmamak elde değildi.
Usulca atımı okşadım. O an aklıma Aoi geldi. İçim sıkılmaya başlamıştı
şimdiden. Ama hayır, bu iddiayı kaybedemezdim.

Atıma atladığım
gibi Ölü Orman'a doğru yola koyuldum hızla. Oraya vardığımda Alex'in
gözlerini ufka dikmiş beni beklediğini gördüm. Atımı tırısa aldım ve
yanına yaklaştım:


-Eee şampiyon, bugün ejderhanı göremeden durabildin mi?

"Asıl sen durabildin mi?"

Tahmin edebileceğinden çok daha zor oldu.

"Umarım hazırsındır. Çünkü parşömeni almadan çıkmayacağım oradan. Ama zor bir durumda kalırsak kaçmanı istiyorum. Beni bırak tamam mı? Ben başımın çaresine bakarım. "

Ağaçların arasına doğru ilerlemeye başladığında atımdan indim ve koşarak yanına geldim.

-Atları burda bırakıyoruz. Devamını yaya gideceğiz.

Atından inmesini bekledim ve indiğinde kollarımı kavuşturup karşısına geçtim:

-Burada ben, sen diye bir şey yok. Ayrıca sakın güçlerimi hafife alma. Orada bir sorun yaşarsak seni almadan gitmeyeceğim.

Yüzünü ellerimin arasına alıp gülümsedim:

-Uykusuzken bile çok iyi görünüyorsunuz Lordum.

İç
çektim ve ciddileştim. Alex'in koluna vurup önden yürümeye başladım.
Bir süre yürüdükten sonra barbarların seslerini duymaya başladık. Uygun
bir yer bulup saklandık. Yayımı tutan ellerim gerilmişti. Alex'e dönüp :

-Şimdi ne yapıyoruz?


"Saklanmamıza gerek yok. Onlar zaten beni bekliyorlar."

Bu
iş tehlikeli olmaya başlamıştı. Neden onu bekliyor olsunlardı ki?
Şüphelerimi dillendirmek için doğru zaman ve odoğru yerde değildik. Bu
nedenle sadece silahlarımı yoklamakla yetindim.

"Ben sadece..."

İyi görünmüyordu. Şüpheli bir biçimde yüzüne baktım. Tam ağzımı açacaktım ki konuşmaya devam etti:

"Tamam en iyisi sen de benimle gel. Değiş tokuş yapacaktım onlarla. Parşömene karşılık 4 kese altın."

Bu
değiş tokuş işi bana pek sağlam papuç gibi görünmedi ama ses etmedim.
Ayrıca bu parşömen neden bu kadar önemliydi? Ve neden bizzat Veliaht
Prens görüşüyordu bu barbarlarla? Bunları soracak vaktimiz yoktu. Alex
öne atıldı ve bana seslendi:

"Hadi gidelim."

Yayıma
bir ok sürdüm ve ardından yürüdüm. Barbarlar yiyip içip gürültü
yaptıklarından yaklaştığımızı fark etmediler. O kadar iğrenç bir eğlence
anlayışları vardı ki midemin bulanmasına engel olamadım. Bir ateş
yakmış, etrafına çadırlar kurmuşlardı. Hasırdan ördükleri sandalye türü
şeylerde veya taşların üzerinde oturuyorlardı. Hepsinin saçı sakalı
birbirine karışmıştı. Bira içiyor, ağız dolusu küfür ediyor ve
kucaklarındaki kadınları öpüyorlardı. Yemeklerini neredeyse çiğ yiyor ve
ağızlarını sonuna kadar açıp tükürükler saçarak gülmekten asla
çekinmiyorlardı. Alex ve ben topluluğun tam ortasında durduğumuzda bizi
fark etmeyi başardılar. Saçı sakalı birbirine karışmış, sakalından bira
akan iğrenç görünümlü bir barbar Alex' e doğru yürüdü ve tam önünde
durdu.



Alex'in önünde duran barbar etrafa tükürükler saçarak gülüp Alex'in omzuna vurdu.

-Bakın kimler gelmiş?

İğrenç herif...

Alex gülümseyerek adama baktı ve:

"İstediğinizi getirdim."

Dört kese altın edebilecek ne var o parşömende?

-Harikasın dostum. Hadi gel şimdi de kutlamaya devam edelim.

diye kükredikten sonra bakışlarını bana çevirdi ve sordu:

-Kim bu?

Siz barbarlar bir kadın görmeyedurun, hemen üzerine atlamak istiyorsunuz değil mi?!

Adamın iğrenç anlamlar yüklü bakışlarına dik dik bakarak karşılık veriyordum ki Alex konuştu:

"Karım."

Ne?! Karısı mı? Niye böyle bir şey yaptı şimdi?

Şaşkınlığımı
gizlemeliydim yoksa bunun bir yalan olduğu hemen anlaşılırdı. Alex
böyle uygun görmüştü ama bunun hesabını sonradan soracaktım. Liderin
gözlerine dikdik baktım ve yayı tutan elimi sıktım.

Alex ve adam
bir şeyler konuşarak ateşin başına geçti. Ondan uzaklaşmak istemiyordum
ama çok yaklaşıp şüpheleri üzerime çekmek de pek akıllıca olmazdı.
Menzilde kalıp onları gözlemeye başladım. Onlar ateşin başında
anlayamadığım bir diyaloğa girmişken arkamda bir hareketlilik hissettim.
Aniden arkamı dönünce pis pis sırıtan bir barbarla karşılaştım ve
geriye doğru bir kaç adım attım.

-Prens ağzının tadını biliyormuş. Bize katıl da asıl eğlence neymiş gör.


dedikten sonra o pis ellerini yanağımda gezdirdi. Elini itip tısladım:

-Seni uyarıyorum. Eğer bu küstahça davranışlarına devam edersen yemin ederim acı çekerek ölürsün.


Adam
bir sırtlan gibi kahkaha attıktan sonra birden beni belimden yakalayıp
kendine çekti. Nefesi de kendisi gibi iğrenç kokuyordu.

-Bu söyler ağzına hiç yakışmıyor.


Adama
gülümsedim ve cilveli bir şekilde belimdeki ellerinden birini tuttum.
Adam ona karşılık verdiğimi sanıp ellerini gevşettiğinde tuttuğum eli
bilekten çevirip beline yerleştirdim. O sırada adamın koca ayaklarına
bir çelme taktım ve o dağ gibi adam yüzüstü yere devrildi. O an Lider
Alex'le konuşmayı bırakıp gözlerini bana çevirdi.

-Emriniz altındakilere kurallarınızı iyi belletememişsiniz. Bir başkasınını karısına yan gözle bakmak size yakışır mı?

Bu adamlar yağ çekmeye gelir miydi bilmiyordum ama denemekte fayda vardı.
-Kadın bu kadar güzel olursa bakılır.

Benim için bir köpek bile senden değerlidir pislik torbası.

Alex
ve Lider arasında anlayamadığım bir diyalog daha oluştu. Bunun üzerine
Alex ayağı kalkıp yanıma doğru yürümeye başladı. Lider bir iki
homurdandı ve Alex kılıçlarını çekti. O sırada donup kaldığını ve yere
yığıldığını gördüm. Aynı anda okuma sarıldım ve lideri kolundan
yaraladım. Oluşan karmaşadan yararlanarak ormanın içine doğru koşmaya
başladım. Ardımdan on kadar barbar beni kovalıyorlardı. Uygun bir yerde
mevzilendim ve ikisini hakladım. Üçüncüsü beni arkamdan yakalayıp
yayımın kırılmasına neden oldu. O beni zaptetmeye uğraşırken kamamı
barbarın bacağına saplayıp tekrar koşmaya çalıştım fakat gerideki yedi
kişiden biri beni yakaladı. Hareket edemiyordum. Bana salça olan barbar
önümde durup çenemi avcunun içinde sıktı:

-Kocam diye şişindiğin prens hazretleri seni korumaya gelemedi ha? Belki de bir köşeye kıvrılmış it gibi sayıklıyordur.

Tüm
barbarlar ürkütücü bir kahkaha krizine tutuldu. Bu fırsattan istifade
adamın boşluğuna dirseğimle vurduktan sonra öndeki adamın boğuzını
boydan boya kestim. O yere yığılırken ben ormana doğru koşmaya
başlamıştım bile.

Tanrım ne olur ona bir şey olmuş olmasın!


Birden
kafamın arkasında bir darbe hissettim ve yere yığıldım. Uyandığımda leş
gibi bir çadırda ağzımda bir bez parçasıyla bağlanmış bir şekilde
oturuyordum. İlk olarak mümkün olduğunca bacaklarımı oynatarak
techizatımın yerinde olup olmadığını kontrol ettim. Maalesef hepsi
çıkartılmıştı. Bunun üzerine hızla etrafı taradım işe yarar bir şeyler
bulmak için. Yoktu. Biraz düşündükten sonra büyü yapmadığımı fark ettim.
Konsantre olup iplerimi çözebilecek bir büyü denedim. İşe yaramıyordu.
Acaba...

Hayır bu çok saçma!

Ejderhalar yüzünden
olabilir miydi? Aoi yanımdayken büyü yapmakta hiç zorlanmamıştım fakat
şimdi yapamıyordum. Üstelik Alex'te de bir tuhaflık vardı. Alex aklıma
geldiğinde içimi koyu bir hüzün kapladı. O sırada bir mırıltı duydum.
Çadırın karşı köşesindeki çuvalların altından geliyordu. Son bir çabayla
çuvalların yanına sürünüp dinlemeye başladım. Biri mırıldanıyordu
bundan yüzde yüz emindim. aranlığa iyice alıştıktan sonra mırıldananın
Alex olduğunu fark ettim. Son bir dermanla yanına sürünerek omzuna
yattım ve ağlamaya başladım.


Alex yavaş yavaş kımıldanmaya başladığında kafamı kaldırıp ona baktım. O
ise vücudunu oynatarak değişik bir şeyler yapıyordu. Ancak gözlerimin
içine baktığında anladım bana bir şeyler anlatmak istediğini. Sürekli
göğsünü gösteriyordu.

Acaba yaralandı mı?

Hayır kan
felan yoktu. Alex ısrarla göğsünü göstermeye devam ediyordu. Bir an
durup düşündüm. Seçenekler ne olabilirdi? Ya yaralanmıştı ki bu pek
mümkün değildi, ya bir iletişim yolu bulmuştu, ya da...

Birden
iki hafta önce Jeanne'le yaptığımız konuşma geldi aklıma. Alex'i bizim
safımıza çekemezsek onu öldürme kararı almıştık. Bunun için onun tüm
techizatını ayrıntılarıyla bilmemiz gerekirdi. Jeanne Alex'in zırhının
her bir parçasını ezbere bildiğinden bana anlatıyordu:

-Kalkanında
bir kama taşır. Omuzluğunun altında da bir tane. Dizlik ve ayakkabının
yanında da küçük bıçakçıklar. Ayrıca kılıç ve...

Evet hatırladım!

Göğsündeki
zırhın kolla birleştiği kısımda bir kama daha vardı. Muhtemelen bana
onu açıklamaya çalışıyordu. Bileğimdeki bağlar elverdiğince kolunu
kaldırdım ve gizli bölmeyi aramaya başladım. Çok geçmeden kamanın sapına
ulaştım. Çıkarmak biraz zor oldu ama başardım. Alex'in yanında
dizlerimi kendime çekerek bileğimdeki bağları kesmeye başladım. İpler
kopar kopmaz ağzımdaki bez parçasını çıkardım ve ayaklarımı çözdüm.
Vakit kaybetmeden onun da bağlarını çözdüm ve dayanamayıp onu öptüm:


-Sana bir şey oldu sandım. Özür dilerim Alex çok özür dilerim.


Tekrar ağlamaya başlamıştım.

"Tamam korkma asıl ben özür dilerim. Seni bu belaya bulaştırdım. Aslında başka zaman olsa onları indirirdim ama... Eğer gün içinde ejderhamı görmezsem uyuyamam.
Uyuyamazsam yavaş yavaş güçten düşerim. Ayrıca ejderham varken gücümü
daha çabuk tazelerim ve yaralarım da daha hızlı iyileşir."


Biliyordum
bu işte bir bit yeniği olduğunu! Neden ejderhalarla aramızda tuhaf bir
bağ olduğunu, neden çok iyi anlaşabildiğimizi... Hepsinin açıklaması bu
işte. Buz birbirimize bağlıyız.


Ben bu düşünceler denizinde boğulurken Alex bana dönüp :

"Hepsini indirelim derim ben."

Bu halde kılıç bile tutamazsın.

-Saçmalama. Bu halde dışarı çıktığımız an ölürüz.

Ne
yapacağımı iyi biliyordum aslında ama daha önce hiç denememiştim ve bu
çok riskliydi. Başka kurtulma şansımız olmadığına göre denemek
zorundaydım. Bunu Alex'e nasıl açıklayacaktım bilmiyordum. Elini tutup
tedirgin bir biçimde konuşmaya başladım:

-Bak,
buradan ancak bir yolla kurtulabiliriz. Ama sana söylemem gerekiyor, bu
çok tehlikeli. Senden istediğim tek bir şey var. Şimdi bir tür transa
gireceğim. Eğer tuhaf bir şey fark edersen, beni ne pahasına olursa
olsun uyandır. Gerekirse tokat at hatta yarala ama uyandır beni. Söz ver
bana.

Transa girmeyi başarmıştım bereket versin ki.
Daha önce sadece bir kez denemiştim ama nasıl bir şey olduğunu
hatırlıyordum. Kendimi yine aynı karanlık gölün kıyısında bulmuştum.
Göle doğru bir iki adım attım ve göl beni içine çekti. Uzun süre yüzdüm,
kabus gibi gudubet yüzlerle karşılaştım ama sonundagölün dibindeki
mağaraya varabildim. Mağaranın içinde Aoi beni bekliyordu. Usulca yanına
yüzdüm ve elimi burnuna değdirdim. İlk önce beni tanımadı ve saldırmak
için bir hamlede geri çekildi fakat beni tanıdığında burnunu yanağıma
sürtüp hüzünlü gözlerle baktı bana. Ona ihtiyacım olduğunu hissetmiş
gibiydi. Sadece metanetle kafasını öne eğdi ve beni serbest bıraktı.
Geriye doğru yüzerken gudubet yüzler çığlık atıp üzerime gelmeye
başlamışlardı. Onlardan kurtulmaya çalışıyor ama başaramıyordum. O
sırada omzumda bir temas hissettim:


"Violet?"

İrkilerek
girdiğim transtan çıktım. Hiç bir şey söylemeden Aoi'nin varlığını
hissetmeye çalıştım. Yakınlardaydı. Gülümsedim ve Alex' e döndüm:

-Bak
demin yaptığım şey Aoi ile telepatik iletişim kurmaktı. Bunu daha önce
sadece bir kez yaptım ve sonuçları felaket oldu. Beni uyandırdığın için
teşekkür ederim. Şimdi bunu söylemekten nefret ediyorum ama sen de
kendininkini çağırmalısın. Seni böyle bir riske atmak istemezdim ama
ejderha ve binici arasındaki bağ özeldir ve ben o bağı kıramam.


Beni
başıyla onayladı ve bağdaş kurup ellerini birleştirdi. Bir süre sonra
transa girdiğini fark ettim. Ben de o sırada Aoi'nin nerede olduğunu
saptamaya çalışıyordum. Bacaklarımı açmak için çadırda bir boy yürüdüm.
Geri geldiğimde Alex tuhaf bir biçimde sarsılıyordu. Hemen sakince
yanına oturup omzunu tuttum. İşe yaramadı. Bu sefer sırtındaki ok
yarasına sert bir biçimde bastırdım. Uyanıp acı dolu gözlerle bana
baktı:

-Özür dilerim.

"Önemli değil."

Ona
minnetle ve biraz da suçlulukla baktım. Aoi'nin daha da yaklaştığını
sezdiğimde elimle Alex'in sırtını destekledim ve diğer elimi yarasına
bastırdım. Allahtan iyileştirme büyüsü için yeterli enerjim vardı.
Büyüyü bitirdiğimde dudağımda bir ıslaklık hissettim.

Burnum kanamış.


Elimin tersiyle sildim burnumu. Ayaklandım ve Alex'in elini tutup onu da kaldırdım:

-Aoi
çok yakında ve işaretimi bekliyor. Buradan çıkmadan önce sana bir şey
itiraf etmek istiyorum Alex. Bilmem fark ettin mi ama ben bir kara
büyücüyüm. Kardeşin Jeanne'le birlikte çalışıyorum. Sana aşık olmaman
gerekirdi ama kendime bile itiraf edemesem de sana aşık oluyordum gün be
gün. Bunu hissedebiliyordum. Planımız seni kendi safımıza çekmekti ve
eğer kabul etmezsen seni kendi ellerimle öldüreceğime dair yemin ettim.


Ağlamaya başlamıştım. Burnum da sürekli kanıyordu.

-Buradan
sağ çıkacağımızın garantisi yok ama şunu bil ki eğer ki sağ çıkarsak,
tercihin ne olursa olsun seni asla öldüremem. Kendimi öldürürüm ama seni
asla. Bu nedenle zırhının her noktasını biliyorum. Seninle dövüşecek
kişi ben olduğum için. Artık biliyorsun ve benden nefret edersen bunu
anlarım. Ama şimdi önceliğimiz buradan kurtulmak olmalı. Sonra
istersen...


Sözümün sonunu getiremeyecek kadar bitkin ve üzgündüm.

... bir daha karşına çıkmam.

"Bende neden zırhımdan bu kadar kolay çıkardın diye merak etmiştim o kamayı!"

Bir çocuk gibi burnumu silip ona baktım.

"Violet kendini üzme. Zaten tahmin etmiştim.
Kardeşimin kötü biri olduğunu biliyordum ve senin olmama ihtimalin çok
düşüktü. Ama beni öldürmek için yemin etmen ve bu kadar araştırma yapman
gururumu okşadı bilmelisin ki."


Olayları bu kadar rahat karşılaması beni çok şaşırtmıştı. Bana sıkı sıkı sarıldı:

"Ve sana olan aşkımdan hiç bir şey azalmadı. Şimdi bu konuşmayı başka zaman erteleyelim ve dışarıdaki barbarları tekmeleyelim."

O
sırada dışarıda müthiş bir gürültü koptu. Alex bir şeyler mırıldandı ve
dışarı fırladı. Ben de peşinden... Alex'in ejderhası bir şeye çok
öfkelenmiş olacak ki etrafa ateş pübkürtüyordu. Hatta bir ara Alex'i
bile yakacaktı ama Alex zor kurtuldu. aralarında anlayamadığım bir şey
oldu ve ejderha sakinleşip ona doğru yürümeye başladı. Ayrı anda
barbarlar ejderin önünü kesip ona bir şeyler fırlatmaya başladılar.
Orada öylece duramazdım. Ben şaşkınlıkla etrafa bakınırken bir şey
belimden tutup havaya kaldırdı beni. Ellerim Aoi'nin pullu sırtına
değdiğinde fark ettim. Beni kaldıran ve sırtına bindiren Aoi'ydi.
Gücümün bana geri geldiğini hissedebiliyordum. Eğilip Aoi'nin boynunu
okşadım. O ise elimi savuşturup başıyla ileriyi gösterdi.

Alex
yere düşmüştü. Ejderi ise barbarlar tarafından tutuluyordu. Liderin
Alex'e doğru geldiğini gördüm. Soğukkanlılıkla Aoi'nin boynuna dokundum
ve o an ok gibi ileriye atıldık. Aoi kuyruğuyla lideri beş metre
uzaklıktaki ağacın gövdesine doğru savurduktan sonra bana yaptığı gibi
kuyruğunu kullanarak Alex'i ejderinin sırtına koydu. Ben de o sırada
barbarları oyalayabilecek bir büyü yaptım. Asıl enerjimi lidere
saklıyordum. Barbarlarla işim bittiğinde Aoi'nin sırtında ayağı kalktım.
Ejderham yavaş ve emin adımlarla Lidere doğru yürüdü. Kuyruğuyla onu
benim hizama kadar çıkardı. Ben ise tek kelime etmeden lanetli büyüye
hazırlandım.

Kendimi hazır hissettiğimde sağ elimin ayasını
liderin suratına doğru tutarak lanetli sözcükleri fısıldadım. O sırada
adamın ruhu bedenini terk etmeye başladı. Adam acıyla çığlık atarken
beni onun ruhunu bedeninden sökmeye devam ediyordum. Bunu Alexin
görmemesini umarak son bir harekette ruhu tamamen bedenden ayırdım.
Korkunç bir çığlıkla son buldu büyü. Ben de iki saniye sonra Aoi'nin
sırtına bıraktım kendimi. Çok yorulmuştum.

Aoi'nin üzerinde öylece yatıyordum. Alex'in ejderhasına geçmesini
sağlamış ve lideri öldürmüştüm. Yani görevi tamamlamıştım. O sırada
Alex'in kendinden geçtiğini fark ettim. Söz konusu parşömeni alıp
almadığını merak ediyordum. Yavaşça Aoi'nin sırtından indim ve liderin
çürümekte olan cesedinin yanına gittim. Bereket versin ki cesede
dokunmadan belindeki parşömeni alabildim. Sonrasında Aoi tekrar beni
kaldırdı ve ben de sırt üstü yatıp Aoi'nn boynuna sarıldım. Beni çok
özlediğini ve bu anlamsız iddia için hem ondan, hem Alex'ten hem de
ejderhasından özür dilememin gerekliliğinden bahsederken kendimden
geçmişim.

Uyandığımda Ölü Orman'a gün doğmuştu. Güneş, ormanda
yarattığımız tüm tahribatı gözler önüne seriyordu. İçim acıdı. Enerjim
yerine geldiğine göre ormanı tedaviye geri dönebilirdim.

Aoi'yi
uyandırmamaya özen göstererek aşağı indim ve Alex'e bir göz attım. O da
benim gibi bayılmış olmalıydı. Ejderhası Aoi'nin iki metre ilerisinde,
solda duruyordu. Onları uyandırmamaya özen göstererek devrilen ağaçları
onarmaya başladım. O sırada Alex'in kıpırdandığını gördüm. Uyanıyordu.
Bir yandan işimi yaparak gülümsedim ona:

-Günaydın.

-O adama yaptıkların da neydi? Gözlerin bile bembeyaz oldu.

Görmeni istemezdim...

Yavaşça kollarından sıyrılıp ağacın birleşme yerini tedavi ettim.

-Ruhu bedenden ayırmak için yapılan bir büyü.


Tatmin olmladığını biliyordum. Daha fazlasını sormasına mahal vermemek için anlatmaya başladım:

-Ruhu
bedenden ayırmak büyücü için çok enerji gerektiren bir ayindir. Çoğu
büyücü yaparken ölür veya yaptıktan sonra bayılır kalır. Çoğu dediğime
bakma, bu lanetli büyü çok emek gerektiren bir büyüdür. Yeni yetmelere
göre değil.


Anlattıkça anlatıyordum. Bu sırada diğer ağacın yanına doğru yürümeye başladım:

-Bu
ayin, kurban için cehhennemden farksızdır. Ruh, terk ettiği her beden
parçasını bir asit gibi yakar, kurbana dayanılmaz acılar çektirir.
Kurbanın tüm günahları bu ayin sırasında gözlerinin önünden akar. En
önemlisi de bunun geri dönüşümü yoktur. Seni de ancak...


... bu yolla öldürebilirdim.


Telaşla dilimi ısırdım.

Boşboğazlık ediyorsun!

Konuyu değiştirmek için kayıtsızca sordum ağacı yerine dikerken:

-Sahi, senin ejderhanın bir ismi yok mu?



"Konuyu değiştirmek için güzel bir yol. Ve ağaçları böyle iyileştiremezsin. Bırak onları. Ben sonra büyücü yollarım bunun için. Başka bir büyücü."

Kendi
ölümüne böyle gülebilen bir insan... Tahmin edebilir miydim? Hayır.
Ayrıca ejderinin ismini söylemedin Alex, unuttum sanma.


Arkamı
dönüp kızgın bir şekilde baktım ona ve sonra aniden gülmeye başladım.
Koşar adım yanına gelip çöktüm ve onu çimlere ittim. Kafası çimlere
değdiğinde havalanan saçlarına bakıp gülümseyerek konuşmaya başladım:

-Bana
bak muhallebi çocuğu, işime karışılmasından nefret ederim. Ayrıca
sarayda çalışan büyücüler bir işe yaramıyor, daha önce çok şahit oldum.
Bu konuda bildiğim tek büyü bu, aşılama gibi bir şey. Senin daha iyi bir
önerin varsa deneyelim. Ama bi daha o beceriksizlerden birini
alternatif gösterme bana.


Bakışlarımı ormana çevirip daha ne kadar ağaç kaldığını hesaplamaya çalıştım:

-Barbarlar ve ejderlerimiz her şeyi mahvetmişler denebilir. Bu iş baya yorucu olacak. Sence daha ne kadar işim var burada?

"Bana kalırsa bir kaç gün daha buradayız. Şimdi gidelim. Ara sıra uğrar düzeltirsin. Aslında büyüden anlasam bende yardım ederdim."

Gözleri
bir çocuğunki gibi parıldarken hınzırca sırıtıyordu. Onun bu
enerjisinin karşısında ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. Sırt üstü
çimenlere uzanıp gerindim.

-Neyden bahsediyorsun? Ben bu ağaçları tedavi etmeden şuradan şuraya gidemem ama dinlenmem gerekecek sanırım.

Durakladım. Kürek kemiğim ağrıyordu. Kolumu oynatırken hafifçe inledim.

-Sanırım omzumu incitmişim. Sahi, sen yorgun değil misin? Sen git ben işimi halleder halletmez dönerim krallığa.

Hınzırca gülümsedim.

-Zaten bir işime yaramıyorsun.


Alex'in tembel tembel esnemesini izleyip gülümsedim bir süre. O sırada
gözlerim uyanmakta olan ejderlere takıldı. Aoi her zamanki gibi güneşin
altında mavi mavi parıldıyordu. Buğulu gözlerle etrafa pakıp boynunu
uzatmış güneyden esen ılık meltemleri kokluyordu. Geriye doğru kaykılıp
rüzgarı kokladım ben de. Nane kokuyordu.

O sırada üzerimde altın
sarısı bir çift göz hissettim. Kafamı çevirdiğimde Alex'in ejderinin
delici gözleriyle karşılaştım. Güzel boynunu dikmiş rüzgara karşı
oturuyor ve direk olarak bana bakıyordu. Tarifsiz bir asaleti vardı.
Koyu kahverengi derisini tamamlayan altın sarısı gözleriyle gerçekten
çok asil bir varlıktı. Bir an onun dişi olup olmadığını düşündüm.
Duruşunda öyle büyük bir estetik vardı ki bir an gerçekten dişi
olabileceğini düşündüm.

Gözlerini dikmiş bana bakmaya devam
ediyordu. Duruşumdan rahatsız olduğunu düşündüm ve yavaş hareketlerle
ayağa kalktım. Büyülenmiş gibi yavaş ve ihtiyatlı adımlarla ejderhaya
yaklaştım. O sırada Aoi biraz daha dikleştirdi boynunu. Kaslarının
gerildiğini hissedebiliyordum. Gözlerimi altın sarısı gözlerden
ayırmadan Aoi'ye bir işaret çaktım elimle. Tedirginliği sürüyordu
ejderimin. Aynı şekilde Alex'in ejderi de tedirgin olmuştu sanırım.
Onunla aramda bir kaç metre mesafe olacak şekilde hayvanın karşısında
durdum, yavaşça eğilerek selam verdim ve dostluğumu belirtmek, ona
güvendiğimi göstermek için olduğum yere bağdaş kurdum. Bunları yaparken
gözlereme ondun hiç ayırmıyordum. Alex'in duyabileceği bir tonda, fakat
gayet yumuşakça sordum:

-Sence ona dokunmama izin verir mi?

Aoi
bunu duyduğunda irkildi. Gülümseyerek ona baktım. Kıskanmıştı kerata.
Kızgınlıkla kafasını diğer tarafa çevirip bana arkasını döndü. Böyle
akıllı ve hissiyatlı yaratıklar olmalarına bir kez daha şaşırıyordum.
Tekrar ejderin altın sarısı gözlerine odaklandım. Eğer beni öldürmek
isterse iki adımda işimi bitirebilirdi. Korkuyor muydum? Aklınız şaşar.
Ama bu öyle bir arzuydu ki geri dönemiyordum.

Gözlerimi ejderden ayırmadan güldüm.

-Sana dokunmamı mı tercih ederdin?

Benden
tedirgin olmuş gibi bir hali yoktu ama Alex'in anlattıklarını
düşündükçe korkmadan edemedim. O zavallı adamı hayal ediyordum.
Kemikleri un ufak olmuş olmalıydı. İçimde ejderhaya dokunmak için büyük
bir istek vardı ama kendim için değil daha ziyade onun için yapmadım
bunu. Eğer dokunursam benim yanımda hep tedirgin ve gergin kalacağının
biliyordum. Onunla konuşasilmeyi çok isterdim. Bana bakarken ne
hissettiğini bilmek... Muhtemelen hoşlanmıyordur. Sonuçta Alex'i benle
paylaşmak zorunda kalmak onun için hoş olmasa gerek.

Aoi
gittikçe tedirginleşiyordu. Ondan başkasıyla ilgilenmeme alışkın değildi
biliyordum. Usulca ayağa kalkıp tekrar selam verdikten sonra Aoi'nin
yanına koştum. Yanına vardığımda kafasını ters tarafa çevirdi. Yüksek
sesle güldüm:

-Alındın mı sen bana? Kıskanç herif!


Gülüşümü
duyunca kafasını benden tarafa çevirdi. Ben de burnuna dokundum usulca.
Zümrüt yeşili gözlerini bana dikip öylece baktı. Bu bakışların anlamını
biliyordum.

Neden beni bıraktın? Neden yanında istemedin?


Sağa doğru seyirtip boynunu okşarken özür diledim ondan kısık bir sesle. Alex'e dönüp gülümsedim:

-Bizimki kıskanmış beni.

Tekrar Aoi'ye dönüp Alex'e ithafen konuşmaya başladım:

-Seninkinin
aksine Aoi dokunmaya ve kendisine dokunulmasına bayılır. Tabi sevdiği
insanlar tarafından. Onu ilk gördüğümde 15 yaşındaydım. Ormanda aylak
aylak yürüyordum. Düşünebiliyor musun? Bir ormanda gök mavisi bir
ejderhaya rastlamak yüzde kaç olasılıktır? Hayır bu bir tesadüf değildi.
Bizim aramızda daha tanışmadan bir bağ kurulmuştu. Buna eminim. Onu
gördüğümde gözlerime inanamamıştım. O ise sanki beni bekliyormuş gibi
gözlerini bana dikmiş oturuyordu. Usulca yanına yaklaştım ve selam
verdim. O sırada boynunu dikleştirdi.


Güldüm:

-Tanrım
ne çok korkmuştum! cesaretimi tekrar topladığımda ona doğru yürümeye
devam ettim. O ise hiç ters tepki vermedi. Hatta korkmayayım diye
yerinden kımıldamadı bile. Yanına geldiğimde usulca boynunu eğdi ve
burnunu yanağıma değdirdi.


O sırada Aoi kafasını bana cevirmişti. Burnunu okşadım

-Şu
ana kadar fikir ayrılığına düştüğümüz oldu evet, ama hiç kavga etmedik.
O bir insan olsaydı, ona aşık olabilirdim. Muhtemelen olurdum.


Gövdesine hafifçe vurdum ve Alex'e doğru koşmaya başladım. Yere oturduğumda gülümsedim:

-İşin tuhaf tarafı, sen ona hiç benzemiyorsun.


deyip Alex'in burnuna dokundum.

-Siz nasıl tanıştınız? Ejderhanla yani?

"Nerden çıktı bu ejderham ile ilgili merak?"

Açıkcası senin gibi birinin bu kadar asil bir varlıkla nasıl bir arada kalabildiğini merak ediyorum kibirli şey.

"Seninki dişi değil miydi?"

Bu soruyu bekliyordum işte.

"Ejderham ile uzun zaman önce tanıştık. Nasıl
olduğundan emin değilim. Belki sonra hatırlarım o zaman daha net
anlatırım sana. Şimdi sadece yağmurlu bir gün diye anımsıyorum.'

Daldı gitti bir anda. Semaya bakan, semayla kardeş iki göz... Ses çıkarmadan onu dinlemeye devam ettim.

"Gerçekten de kötü bir yağmur vardı. Bir ara başım belaya girmişti ve o da beni kurtardı. "

Hiç şaşırmadım.

Uzanıp kafamı onun omzuna yasladım.

-Senin
başın hep belada zaten. Ayrıca, hayır. Aoi erkek. Neden herkes onun
dişi olduğunu sanıyor anlamıyorum. Sanırım gözlerinden dolayı. Ama onun
erkek olduğu her halinden bellidir. Beni kollar, kıskanır, benden uzak
kalmaya dayanamaz... Tıpkı bir sevgili gibi... Bazen bana çok kızar ama
seninki gibi canımı yakmaya kıyamaz, usulca çeneme vurur burnunu. O
zaman anlarım ki ters giden bir şeyler var. Başka bir erkekle -cinsi ne
olursa olsun- ilgilendiğimi gördüğünde bunu kabullenemez ve mutlaka
gerilir.


Güldüm.

-Şu an kim bilir sana neler yapmayı planlıyordur.

"Ne yani beni sevmiyor mu?"

Alına bakarsan senden nefret ediyor.

"Belki bende ona dokunmalıyım. Yani arkamı döndüğümde bir pençe darbesiyle yere serilmek istemem."

Dokunduğun an kemiklerinden kürdan yapacağına eminim.

"Benim ejderham dişi. Bunu başkalarına söylemesen iyi olur. Zaten açık ettim diye bana kızdı."

Neden
kendi özellikleri hakkında bu kadar hassastı acaba? Aoi, onu insanlara
anlatmamdan gurur duyar, hatta biraz da şımarırdı. Ama bu ejder dişiydi,
bu da onu anlaşılmaz kılıyordu. Çünkü her kadın karmaşıktır, ejderha
olsa bile.

Gözlerimi Alex'e dikip muzip muzip sırıttım:

-Neden kavga ettiğiniz şimdi anlaşıldı. Hiç bir kadın sana tahammül edemez.

Nedense
aklıma o gece, baloda kızı öptüğü gece geldi. Saçma olsa bile
hiddetlendim. Beynimde o görüntüler dans etmeye devam ediyordu. Bunu
aştığımı sanmıştım ama tahminimden çok kızmış ve yaralanmış olmalıyım ki
o hiddetle Alex'in karnına oturdum birden. Eğilip suratına öfkeyle
baktım. Saçlarım görüşümü kapatıyordu. Fısıldadım:

-Belki ejderhanın yanında başka bir ejderhayı okşamışsındır, ondan sinirlenmiştir sana. Olamaz mı?


Ejderhaların ikisinin de ortamdaki gerilimi hissettiğine adım gibi emindim. Durup dururken neden öfkelenmiştim ki?

"O olayı aştığını sanıyordum Violet. Hala ne yapmamı istediğini bilmiyorum."

Bu
kadar rahat olması beni çileden çıkarıyordu. Bir oyunbozan gibi
davranıyordum. Ama bu engelleyebileceğim bir şey değildi. O an onun
suratına bir yumruk atmak istedim. Onun yerine saçlarımı toplayıp sol
omzuma döktüm ve tısladım:

-Eğer sevgilin beraberliğinizin ikinci
gününde başka bir aşüfteyi öpüyorsa, üstelik o kadının dudakları
kocamandı, bu olayı aşmak biraz zaman alıyor Lordum.

Sırtımı dikleştirip düşünür gibi gözlerimi kıstım:

-Sahi,
madem bunu aşması kolay, ben de gidip bir şovalyeyle dans edebilir,
hatta onu öpebilirim. Bu sizin için bir sorun teşkil etmez değil mi
Lordum? Siz bunları aşma taraftarısınız nasılsa.


Gülmemek
için kendimi zor tutuyordum. Bu oyun hoşuma gitmişti. Kendimi yana
devirip çimlerin üzerinde bağdaş kurdum ve düşünürken her daim yaptığım
gibi işaret parmağımı dudağımın üstüne koydum. Aex'i kışkırtmak
eğlenceli olabilirdi.

-Acaba Sir
Phillibert'le mi dans etsem? Yoksa Sir Edmond'la mı? Yok yok bence Sir
Benjamin'le dans etmek daha hoş olabilir. Hem onun kalçaları da güzel.
Ama dudakları bir işe yaramaz. Minik öpücüğümüzün zevkli olacağını
sanmam. Buldum! Sir Maximillien! -Mırıldandım- Harika olabilir.


Alex'in tepkisini dört gözle beklerken Maximillien'la balodaki dansımızı hayal edermiş gibi hülyalı hülyalı gökyüzüne baktım.

"Karşı cinsin nerelerini beğendiğini öğrendiğim iyi oldu. Yine de onların bunu bana yapacaklarını düşünmüyorum. "Ve tamam anladım demek istediğini. Ayağımı denk
alacağım desem mutlu olur musun? Artık üzerime atlasalar bile karşı
cinse bakmayacağım."

Öyle mi? Bak bunu sevdim işte.

Başımı
yana devirip ona baktım. Tatlı tatlı gülüyordu. Kabahatini örtmekte bu
kadar yetenekli oluşu beni her seferinde şaşırtıyordu. Ama beni
kıskanmıyordu. Burnumun direğinin sızladığını hissettim. Bu gözyaşına
delaletti. Hayır ağlamamalıydım. Ben ne kadar sulugöz biri olmuştum
böyle. Ayrıca benim neyimi kıskanabilirdi? Yine aynı mevzu, bu
kıyafetlerin içinde zerre çekiciliğim yoktu. Hoş, güzel giyinsem ne
olacaktı ki?

Üzerimdeki kara bulutları dağıtmak istercesine gülümsedim.

-Unutmayınız Monsieur, ben de bir karşı cinsim. Gerçi siz benim tipim değilsiniz, yani korkmayınız üzerinize atılmayacağım.



Ben hiç tepki vermeyeceğini düşünürken o gözlerindeki tehlikeli ışıltıyla bir hamlede yere yıktı beni.

"Senin tipin olmak için ne yapabilirim, matmazel?"

Ben matmazel... Her neyse.

O
kadar yakındık ki, o kadar heyecanlıydım ki kalbim göğsümü delip
çekacak gibiydi. Daha önce Alex'i hiç böyle görmemiştim. Yüzündeki
ifade, bakışları... Her şey bir değişikti ve ben bu değişimi
tanımlayamıyordum.

"Acaba Sir Benjamin'in belden aşağısını kessem tipin olur muyum merak ettim?"

Şimdi
anlaşılmıştı. Beni kıskanıyordu. Keyifle gülümsedim. Her ne kadar belli
etmek istemese de beni kıskanıyordu! Ben. Violet Winklepott. Dük Marcel
Winklepott ve Düşes Mathilde Fogue'un kızı. Elf Prensine delicesine
aşık olmuş ve onun da beni sevmesini sağlamıştım.

"Ve Maximillien benden daha kötü dans eder."

Bir kere Maximillien'i dans ederken gördüm. Sadece kıskançsın o kadar.

Ve
sonrası... Dudaklarıma değen ateş gibi dudaklar... Saçlarımı okşayan
parmaklar... Yüreğimin çırpınırcasına atışı... Nefesimin hızlanması...
Zaman, mekan hepsini unuturcasına öpüyorduk birbirimizi. Hiç bir şeyi
umursamadan, farklılıkları, sorunları, insanları, hiçbir şeyi
umursamadan seviyorduk o an birbirimizi. İçimdeki oyunbozan yine iş
başındaydı. Ellerimi Alex'in omzuna koyup nefes nefese ayırdım
dudaklarımı onunkinden.

-Ne yapıyorsun? Biri bizi böyle görse, rezalet.


"Biri bizi görürse bu onun ayıbı olur. Başını çevirsin başka tarafa."

Onun
o umursamaz tavrı yok mu... Gülümsemekten kendimi alamadım. Ona bu
kadar yakın olmak beni hem çok mutlu ediyor, hem çok heyecanlandırıyor
ama aynı zamanda korkutuyordu. Ona vazgeçilemez bir biçimde bağlanmak
beni korkutuyordu. O Alexander McWilliams'tı. Her ne kadar şu an öptüğüm
adam benim sevgilim olsa da öncelikle o bir prensti. Tüm ülkeyi
peşinden sürükleyebilecek çekicilikte biri. Hayatım boyunca insanlarla
savaştım, ölümle burun buruna geldim yüzlerce kez. Ama onu kaybetmekten
korktuğum kadar korkmadım hiç.

"Bunu bana yapmaya hakkın yok biliyorsun değil mi?"

Ne
yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Asıl onun bana yaptığı
hiç adil değildi. Sulugöz biri olup çıkmıştım onun yüzünden. Ama öte
yandan kendimi bir kadın gibi hissediyor ve tekrardan keşfediyordum.

Birden
üzerimdeki yükün arttığını hissettim. Alex ellerini saçlarıma
götürmüştü. Dudaklarını ise şakaklarıma. Gözlerimi kapatıp ona sarıldım
sıkıca. Hafifçe kıkırdadım ve konuşabileceğime inandığımda kulağına
fısıldadım:

-Asıl senin yaptığın hiç adil değil. Senin yüzünden heyecandan ölecektim yahu. Ayrıca eşek ölüsü gibi de ağırsın.


Kırkırdadım tekrar.

-Bu ağaçlar kendi kendine iyileşmiyor Lordum.


Güya geri çekildi ama aramızda hala bir karış mesafe vardı en fazla.

"Ağaçlar bizi bekleyebilir. Eğer beni mutlu edersen, tüm halkı ağaç dikmeye teşvik edebilirim."

Mutluluk?
İşte bu üzerine düşünülmesi gereken bir konuydu. Ben çocukluğumdan beri
mutluluğun uğramadığı biriydim. Hatta doğduğumdan beri sanırım.
İstenmeyen biri olmak hakkında bir kaç şey biliyordum. Annemin beni
kucağına bile almak istemeyişi, babamın annemin ölümünden beni sorumlu
tutuşu ve tüm olanlar. Ama mutluluk tarafından asıl terkedilişim dadım
Madame De La Court'u kaybetmemle vuku buldu. Alex'i de kaybetmekten çok
korkuyorum bu nedenle.

Bu kara düşünceleri aklımdan çıkarmak için sevgilimin yüzüne bakmam yetti bana. Saçlarıyla oynarken mırıldandım:

-Ne tür bir mutluluktur bu Lordum? Sizi mutlu etmek için ne yapabilirim?

"Bilemiyorum. Belki de sizin aklınıza bir şey gelmeli, Matmazel."

Terbiyesiz şey.

Tam gerekli cevabı verecektim ki yağmur bastırdı birden.

Tam da sırasıydı yani!

Alex
de yağmuru fark etmişti. Üzerimden kalkmadan önce kaçamak bir öpücük
daha kondurdu dudaklarıma ve ayağı kalktı. Ellerini bana uzatırken:

"Matmazel seninle burada kalmak isterdim fakat
gitmeliyiz. Hasta olmanı istemem. Zaten yağmurun sana benden daha çok
dokunması hoş değil."

Gülümseyerek
elini tuttum ve bir hamlede ayağı kalktım. el ele ejderhalara doğru
yürüdük. Tam ejderhasına binecekken kolundan tuttum ve gülümseyerek:

- Sizi o biçimde mutlu edebilmem için ilk önce sizin beni 'bir şekilde' onurlandırmanız gerekir.


dedikten
sonra kaçamak bir öpücük kondurdum dudaklarına ve Aoi'nin kuyruğuna
zıpladım. Sırtına biner binmez de Alex'in yüzünü görmemek için oradan
hızla uzaklaştım.

Son//
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Madeline Ross   C.tesi Mayıs 21, 2011 8:54 pm

Gerekli Uzunluk= 9 puan
Anlatım= 17 puan
Renklendirme/Görünüm= 3 puan
İçerik/Kurgu= 15 puan
Akıcılık= 9 puan
İmla= 8 puan
Paragraf Düzeni= 3 puan
Tutarlılık= 4 puan

Toplam= 68
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Madeline Ross
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: