Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 ~Tılsım İkilisi~

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
A. Carmen Dolores
Bilim İnsanı
Bilim İnsanı
avatar

Karakter Yaşı : yok benim yaşım.
Rp Partneri : Amber <3
Mesaj Sayısı : 120
Kayıt tarihi : 13/03/11
Lakap : İşte Aichou de, Aya de, ne bilim olum, takıl sen.

MesajKonu: ~Tılsım İkilisi~   C.tesi Haz. 04, 2011 1:49 am

Hayatın iki uç noktasında, iki farklı kişi.
Zamanın bile kayıtsız kaldığı bir mekan.
Kaderin oynadığı bir oyun daha;
Rızasız, acımasız, amansız bir buluşma...

Bazen, şansınızın nadiren yaver gittiği zamanlarda, dopdolu olduğunu sandığınız hayatınızın aslında bir incir çekirdeğini dahi dolduramayacak kadar boş işlerden ibaret olduğunu farkedersiniz. Sanki para ile dolu olduğunu zannettiğiniz valizinizin içinden yalnızca kirli iç çamaşırları ve kırış kırış olmuş birkaç takım elbise çıkmış gibi, gördüğünüz manzara karşısında bütün bedeniniz uyuşup karıncalanmaya başlar; işte o zaman, bunun gerçekliğin bir yansıması olduğunu farkedersiniz. İnsanlar, uçan kuşlar, esen rüzgar, batan Güneş, henüz doğmakta olan Ay ve yıldızlarla birlikte zaman dahi, sizin için bir anlığına durup sessizliğinizi dinler. Ve ardından, valizin kapağını açmadan öncesine gidersiniz. Oradasınızdır, hâlâ nasıl olsa çok paranızın olduğunu düşünüp de şehrin en pahalı otelinde kiraladığınız dairenizde, yatağın üstündeki valizin önünde şaşkın gözlerle dikiliyorsunuzdur belki ama; ruhsal ve zihinsel olarak ettiğiniz göç çoktan başlamıştır bile. Ve bu göçte, kaybettiğinizi değil de, bulamadığınızı keşfedersiniz, kendinizi. 'Neydim, ne oldum?' diye sorarsınız kendi kendinize, ve sorgularsınız. Kimi zaman özgür biriydiniz, kimi zaman esaret içinde. Nadiren mutluydunuz, fakat çoğunlukla bunalmış ve öfkeliydiniz. Güçsüzdünüz, fakat öfkeniz buna değildi elbet; güçlüyken, nasıl da böyle işe yaramaz kılındığınızdı. Geç farkettiniz belki de, ama yine de, sizin için asıl önemli olan kaybolan paranız değildi. Siz, yeniden güç peşindeydiniz. Kaybettiğiniz paranız, yeniden kaybedenlerin eline geçmediği süre siz kaybeden değil, kazanandınız. O halde, güçlü olmaya devam etmeniz gerekmez miydi?Muhtaç olduğunuz tüm güç varlığınızla birlikte doğmamış mıydı zaten? Ennihayetinde, emrinde olandan korkmak ne içindi peki? Karanlık sığınacağınız değil, hükmedeceğiniz bir kudret iken, düştüğünüz yerden kalkmamanın sebebi neydi? Gecenin sefilliğinizden silkinip kurtulmayı söylediği an, onu tüm gerçekliğiyle kabul ettiğiniz andı işte. Artık, yakarışlarınızın değil de kahkahalarınızın yankılandığı zamanda, yeniden kendini tanıma onurunu kendinize yaşatmalı, yeniden siz olmalıydınız. Yıldızların sizi çağırdığı vakitte...

Karanlık, lanetli bir günde daha, yıkılan kuledeki asılan adamın çığlıklarını bastıran ses, kulaklarını dolduruyordu. Bir rahibe… Ona cennetin kapılarını açarken, sesinin ince ve tiz tınısında barınan tüm masum duygular, şehvetinden doğan günahının bir sonucu değil miydi? Birden, onu kadına çeviren tüm ihtirası, gizlendiği anılardan çıkıp gözünün önüne geldi. Sıklaşan nefesi, gerilen vücudu ve açıkta kalan boynu ile Tanrı’nın rahibesi, onun fahişesi haline gelmişti. Kan fahişesi… Saf ve temiz duyguları örten karanlığın altında dahi bembeyaz kalan teni, cennetinde var olan, kusursuz bir heykel gibi hemen yanında hareketsizce yatıyordu. Kalın bukleli, kumral saçları gerdanını ve geniş omuzlarını gizliyordu. Yaşam pınarını, kendi belirlediği kaderinden, yakıcı gözlerden, ihtiraslı okşayışlardan ve sivri dişlerden saklıyordu. Ürkek ve nazikçe, belki de nazlanıp kendince kur yaparak onu ve ebediyeti kendine çekiyordu. Yavaşça, tadını çıkararak, acemi olsa da bilinçdışı bir arzu ile…

Rahibenin ensesinde hissettiği nefesi ile birlikte, yeni bir kart daha açtı. "Tılsım ikilisi." Az önce yaşadığı yoğun duygular kanını kaynatırken alabileceği en iyi haber bu olurdu herhalde. Deniz ve ayı arkasına almış, iki elinde de kılıç taşıyan, gözleri bağlı adamın bulunduğu resme dalmıştı şimdi de. Beyaz göz bandı ona, oyunları hatırlatmıştı. Yeniden tanımadığın bir başka tenin ihtirasına ortak olmak, bunun sayesinde her bir oyunu ilkmiş gibi yaşamak… Şehvetle dolan bedeni, tıpkı burada buldukları gibi, ürkek ve korkmuş tenleri arıyordu. Titreyen, kısık seslerini, ıslak avuç içlerini, yüzünden damla damla akan teri omuzlarından aşağıya taşıyan tuzlu boyunlarını özlüyordu yeniden. Onları karanlığına çekip ıslah etmek istiyordu; tıpkı, tıpkı bir aslanın pençelerinin altında ezilen, savunmasız düşmüş bir güvercinmiş gibi. Önündeki tüm kartları birden bire tek eliyle karıştırıp ayağa kalktı. Az ilerisindeki masanın üzerinde duran ölü fındık faresine, ardından da daha gerisinde duran vudu bebeğine baktı. Şehvete bürünen gözlerindeki keskin bakışları yumuşamaya, dostane bir hal almaya başlamıştı. "Sence hazırlık yapmalı mıyım?" Aslında, bu sorunun cevabını kendisi de gayet iyi bilmekteydi. Henüz ne olduğunu bile bilmiyorsun, nasıl hazırlık yapacaksın? Bıkkın bir ifade ile elini kaldırıp yeter anlamında salladı, "Tamam, tamam, biliyorum. Bekleyeceğim, değil mi? Yalnızca bekleyip, ne olduğunu göreceğim…" Ayaklarını sürüyerek dikdörtgen odadaki en köşede kalan pencerenin yanına varıp, kalın kapaklarını açarak geceyi kucakladı. Ve ardından, sanki artık beklemeye mecali kalmamış gibi yanındaki duvara yaslanıp hafifçe aşağı doğru kayarak soğuk zemine oturdu. Bu kadar zaman sonra, Tılsım İkilisi’nin ona istediğini verecek olmasını daha yeni idrak ederek hınzırca gülümsedi. Beklemek zorunda kalmış olmanın verdiği bıkkınlık hissinin yerini kendini bilmişlik almaya başlayınca gülümsemesi kıkırdamalara dönüştü. Sanki karanlıktan bürüyen bir rahibe yeniden asılan adamı sessizliğe gömüyor, yeniden elinin altında heyecanla titriyordu. Sanki yeniden onun oluyor, karanlığında kayboluyordu…

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Corwel Caoilfhionn
Takip - Araştırma Bürosu Çalışanı
Takip - Araştırma Bürosu Çalışanı
avatar

Karakter Yaşı : Belirsiz.
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 32
Kayıt tarihi : 29/05/11

MesajKonu: Geri: ~Tılsım İkilisi~   C.tesi Haz. 04, 2011 2:56 pm

En koyu karanlıklar, en kesif kötülükleri taşır. Çoğu zaman.



Karanlık ile aydınlık arasındaki anlam çatışması yüzyılların değişmez konularından biri olmuştur hep. Kimileri aslında karanlığın hep kötü, aydınlığın hep iyi olmayacağını savunurken, kimileri ise karanlığın kötülüğün bir uzantısı olduğu konusunda hep iddialıdır. Böylesi tartışmalarda doğru sonuca varmak imkansız olsa da her düşünenin bir doğrusu vardır. Genç adam da karanlığın hep kötülük getirdiğine inananlardandı.

Gecenin koyu karanlığında ürkütücüden çok daha öte bir kavram çağrıştırıyordu Hortus. Adımları tedbirli genç adam çakıllı patikada sendeleyerek ilerlerken gözleri patikanın uzak bir noktasındaki cılız ışığa odaklandı. Ulaşması gereken noktanın o olması için dualar ediyordu, ediyordu çünkü bu kör karanlıkta, karanlıktan çok daha kör bir zihinle ilerlemek istemiyordu. Hayatı boyunca pek çok zaman korkaklıkla suçlanmıştı aslında, peh! Gelin bir de siz yürüyün şurada! Uzaklardan bir yerden yabani hayvanların acı sesleri duyulurken Corwel göğsüne bastırdığı çantasını saran kollarını bir miktar daha sıktı. Şimdi iyiden iyiye paniklemeye başlamış, hareket eden bir gölge arayan gözleri bütün görüş açısında tur atar olmuştu. İlerdeki cılız ışığa baktı bir kez daha. Hadi ama. Yaklaşıyordu evet ancak hala arada hatırı sayılır bir mesafe vardı. Aslında doğuştan ışığa hükmeden biri olarak bu karanlığa kendini mecbur etmiş olması saçma olarak algılanabilirdi ancak Corwel, bu denli karanlıkta en ufak pırıltının ne kadar dikkat çekebileceğinin farkındaydı ve bu yabani ortamda fark edilmek istediği en son şeydi.

Gök kubbenin parlak sakinlerinden biri hızla kayarken Corwel elinde olmadan, çocukluğunda hep yaptığı gibi en içten duygularıyla bir dilek tuttu. ‘Tanrıçam, her şey yolunda gitsin!’ Burada tam olarak neden bulunduğunu bile bilmezken tanrıçanın şanslı dokunuşuna ihtiyacı olduğunu hissediyordu. Şef, yani büro başkanı eline dosyayı sıkıştırıp onu buraya gönderirken, Corwel’ın soru soracak pek zamanı olmamıştı. Yolda dosyayı incelemişti elbette. Hortusun güneyinde bulunan bu Pourhall’da köy sakinlerini tedirgin eden bir kadınla konuşmaya gelmişti. Ne büyük sorun ama! En karışık devlet işlerinden, en kirli suçlara kadar her şeyi araştırmıştı ama daha önce hiç, delinin biri için bu kadar yol geldiği olmamıştı. Boşa uğraşıyorum! Kötü düşüncelerini savuşturmak adını başını hızla iki yana doğru salladı ardından gözlerini kapattı ve kendini koruyacağına inandığı birkaç sihir mırıldandı. İşi yarayacaktı.

Kulübe her an dağılacakmış gibi görünen kereste yığınından başka bir şey sayılmazdı. Verandaya çıkan merdivenlere şüpheyle baka Corwel, onların herhangi bir insanı taşıyabileceğinden şüphe etse de durmadı. Gıcırtılar eşliğinde verandaya çıktığında bir süre bekledi, neler olacağını da neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Sıkı sıkıya kucakladığı çantasını usulca sağ eline geçirip elini yan tarafa serbestçe bıraktı. Sol eliyle yakasını ve kravatını da düzelttikten sonra elini son bir kez saçında gezdirdi. Düzenliydiler. Kapının önünde durduğunda ne yapması gerektiğini bilemedi. Derin bir nefesin ardından yumruğunu kapıya vurmak üzere havaya kaldırmışken beklemediği üzere kapı aniden, kendi kendine açıldı. Korkuyla yerinden irkilip geriye sendelerken kapı eşiğinde ufak tefek kadını gördü genç adam. Suratındaki hayret ifadesine hızla çeki düzen verdikten sonra eli tekrar kravatına gitti.
“Corwel Caoilfhionn, bakanlıktan geliyorum. Sizinle görüşmemiz gerekiyor.”Sözleri, özellikle bakanlık kelimesi genelde bütün ziyaretlerinde insanlar üzerinde oldukça etkili olurdu. Bakanlık çalışanları tanrıçanın bir ceza kolu gibi gören halk derhal kendine çekidüzen verir, kendini alabildiğine sıkardı. Dikkatli olurdu. Oysa şimdi Corwel’ın yüzyüze durduğu kadın hiç etkilenmemiş gibi görünüyor, istifini bozmadan baygın baygın bakmayı sürdürüyordu. Aslında Corwel biraz daha dikkat edince, bakışlardaki baygınlığın arasında ürkütücü parıldamalar da fark etti.

“Ee, içeri geçebilir miyiz?”Kadının sessizliği gece karanlığının da etkisiyle gittikçe ürkütücü bir hal alırken Corwel dualarını biraz daha arttırmaya karar verdi.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
A. Carmen Dolores
Bilim İnsanı
Bilim İnsanı
avatar

Karakter Yaşı : yok benim yaşım.
Rp Partneri : Amber <3
Mesaj Sayısı : 120
Kayıt tarihi : 13/03/11
Lakap : İşte Aichou de, Aya de, ne bilim olum, takıl sen.

MesajKonu: Geri: ~Tılsım İkilisi~   Paz Haz. 05, 2011 11:40 pm

Pencerenin altında sessizce otururken başının üstünden esen rüzgar, bir sonbaharda kurumuş yapraklar ile birlikte meltemin kollarına bıraktığı anılarını yeniden ona taşıyordu, birer birer. Yeniden burnuna taze kanın kokusu çalınıyordu, o zamanki toyluğundan kaynaklanan aşırı heyecanı yeniden titretiyordu vücudunu, tuzlu tenin üzerinden akan, baharatımsı bir tatta olan o dolgun sıvının tadını alıyordu. Tek gecelik canların hepsinde aşk sandığı şeyin aslında ihtiras olduğunun ayrımına varmasının o kadar da uzun sürmemesi sayesinde karanlığa kavuşturduğu tüm o temiz, el değmemiş bedenlerin, asıl şehvetinin sebebi olduğunu daha kolay idrak edebilmişti. Pürüssüz tenlerinde gezinen bir çift elin kime ait olduğunu bilmemeleri, dahası, dokunan kişinin de o gece elde etmek istediği kişinin adını dahi daha önce hiç duymamış olması işin en heyecan verici kısmıydı. Tüm bu farkındalıkların bedeninde yarattığı etkiyi yok sayarak düşünmeye devam etti, gerçekten, eğer yedi ölümcül günahtan birini temsil ediyor olsaydı bu kesinlikle şehvet olurdu. İnsanlar ile oynamayı, arzu ve istekle doldurup ona istediklerini vermesi için yalvartmayı seviyordu. Bu tip oyunları oynamayı seviyor olmasının tüm nedeni cinsel dürtüleri değil, yalnız ve özgür olmasıydı elbet. Tüm bunlardan sıkılıp da kendi kabuğuna çekildiğinde, dokunmayı kestiği bedenler hatıralarından çıkıp karşısında dikiliyordu. Loş ışıkta parlayan gözlerinin keskinliği, vücut hatlarındaki belirgin detaylar öylesine gerçekçi duruyor, dudaklarının kenarından kendine bir yol çizip de çenelerinden aşağıya akan kan öyle güzel parıldıyordu ki, bir an kendi iç dünyasında yarattığı kaosa kapılıp zihninin onu bu şekilde ele geçirmesine izin vererek gözünün önünde canlanan her şeye sanki gerçekmiş gibi tanıklık ediyordu. Ağır bir yükümlülüktü bunu yapabilmek, iradeni iradesizliğine teslim edip kendi düşlerinde kendinden geçebilmek... Bu yüzden, kendi kendisine teslim olmaktan kaçtığı zamanlarda istese dahi erişemeyeceklerine veriyordu kendini, zira bu onun tek gerçekliğiydi. Onca geçen zamanın sonucunda, gezdiği her yörede çıkarttığı farklı yıldız haritalarına, kaosun içindeki var olan düzeni farkettiğinden beri tek mirası olarak bakıyordu. Aslında, bu anlaşılması zor düzenin, belki de kendi içindeki ile aynı şekilde işlemesini umduğundandı bu işe bu kadar özen göstermesi. Sadece, içindeki karmaşaya bir anlam yüklemeye çalışıyordu. Ve sonunda, inzivaya çekilip kendi ütopyasını kurmasının sebebi olarak başkalarını suçlamaya başladığında, tıpkı bütün enerjisini yitiren bir yıldız gibi patlama noktasına gelmişti. Bundan sonra bir karadelik gibi önüne geleni yutmak, tüm yaşam enerjilerini sonuna kadar emmek istiyordu. Yeniden bilinmek, bulunduğu muhitlerde gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerine doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak vermelerini sağlamak istiyordu. O yıldız yüreklerine doğduğunda ruhlarını başka bir aleme göndermek, karanlıkta korkularını delip geçen tek ışığın, asıl korkup kaçmaları gereken şey olduğunu gösterirken yeniden kendi gibi olmak olacaktı ona asıl güç veren.

Belki de bu yüzden böylesine sessiz, böylesine dikkatle bekliyordu. Destesinin, tılsım ikilisinin ona yalan söylemeyeceğinden emindi. Hayatının tamamını bir deste kağıdın ona anlattıklarına göre yaşamıyordu tabii, fakat yine de onlara inanıyordu. Bütün isteklerinin, arzularının, hayallerini kartların üzerindeki resimlere aktarıyor, kendisine onları yaşatacağını biliyordu. Dizlerinin üstüne kalkıp dışarıya baktı. Tüm görüş alanını alabildiğine kaplayan zifiri karanlığın üzerinde hissettiği yoğunluğuyla birlikte derin, güçlü bir nefes aldı. Geliyordu. Kapının önündeki verandaya çıkan merdivenlerden gelen gıcırtılar eşliğinde ayağa kalkıp ağır adımlar ile ilerledi. Kapıyı açmadan önce şöyle bir etrafına bakındı; buranın eski sahibine ait olduğunu bildiği antika sayılabilecek eşyalar,duvarların yarısını kaplayan eski vudu büyüleri, geriye kalan kısmında ise asılı duran yıldız haritaları, yere saçılmış oldukça eski tarot kartları, masanın üzerindeki vudu bebeğinin ötesinde duran ölü bir fare ve içinde kendi elyazısı bulunan koca bir defter ile son olarak pencerenin bulunduğu duvarın diğer köşesinde asılı duran küçük kumaş çantaların içinden gelen baharat kokusu ile kendisi için oldukça normal bir ambiyans sağlamıştı, tabii bu ortamı misafirinin nasıl karşılayacağı henüz meçhuldü. Daha fazla beklemeden bakır kolu kendine doğru çektiğinde, belli ki kapıyı çalabilmek için bir süre beklemiş olan adam ürküp geriye doğru sendeleyince ister istemez o da bir adım geriye doğru attı. Neyse ki ikisi için de bu şaşkınlık hali fazla uzun sürmemişti, zira açtığı son kartın ona takım elbiseli ve saçları özenle taranmış bir adam ile tanıştırabileceği olasılığını tahmin etse de, sadece o kişiyi beklemekten adımlarını nasıl atacağını hiç düşünmemişti. Kapı koluna yaslanıp delici gözlerle karşısındaki adama bakmaya başladı, Hortus gibi bir yerde bu denli dış görünümüne özen veren birisi ile karşılaşmak gören herkes için anormal bir durum sayılırdı. Hoş, bu karanlıkta kimse oraya kadar gitmeyi göze almazdı, en azından sabahı beklerdi. Buna rağmen karşısındaki adamın bunu yapabilmesi, ve dahası, bakanlıktan gelmiş olması keyfini yerine getirmişti. Kapıda bir süre daha durdularsa da, sonunda hareketlenerek kapıyı sonuna kadar açıp, içeri girmesiyle birlikte de çarparak kapattı."Ah, üzgünüm bay... ehm, Caoilfhionn?.." Doğru telaffuz ettiğine emin olduktan sonra, pek tekin durmasa da oldukça dürüst bir şekilde gülümsedi. Üç koca adımda masanın yanına gelerek özellikle dikkat çeken fare ölüsüne şöyle bir baktı, ardından vudu bebeğine dönerek rahat duyulabilir bir ses tonu ile sakince konuştu, sanki orada gerçekten kanlı canlı biri varmış gibi. "Moire, Anubis'i de alıp kaybol. Şu an misafirimiz var, daha sonra Akhyls sizinle ilgilenecek." Böyle söyledikten sonra yeniden doğrulup kısa bir süre bebeğe bakmaya devam etti, ardından iç çekerek elinin tersi ile defteri dışındaki her şeyi aşağı doğru itti. Masaya dayalı duran sandalyelerden birini çekip oturması için işaret etti adama. Zor bir adı vardı, bu yüzden en iyisi ona bundan sonra 'bayım' diye hitap etmek olacak, diye geçirdi içinden."...Geleceğinizden haberim yoktu. Oturmaz mıydınız?" Gerçekten de, nasıl buraya geldiğini bilmek istiyordu. Acaba şikayet mi edilmişti? Şikayet edenler güzel kızlarını, kız gibi tatlı oğullarını kaybeden ebeveynler miydi? Ah, bunun bir önemi yoktu artık. Herkes istediğini bulmuştu, muhtemelen misafiri hariç. Otururken o da kendisine bir sandalye çekecekmiş gibi bir adım atsa da, hemen ardından soğuk ellerini adamın omuzlarına koyup öne doğru eğildi. Yüzyüze sayılırlardı, birden bire elleriyle böyle omuzlarından onu kavradığından dolayı duyduğu şaşkınlığı farketmez o kadar da zor değildi. "Paltonuzu almamı ister miydiniz, bayım?" Yüzündeki ifadesizlik yerini bir gülümsemeye bırakırken, gözü yerdeki kartlara ilişti. Tılsım ikilisi. Bu şansı kesinlikle değerlendirmeliydi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Corwel Caoilfhionn
Takip - Araştırma Bürosu Çalışanı
Takip - Araştırma Bürosu Çalışanı
avatar

Karakter Yaşı : Belirsiz.
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 32
Kayıt tarihi : 29/05/11

MesajKonu: Geri: ~Tılsım İkilisi~   C.tesi Haz. 11, 2011 4:55 pm

Sadece keskin bakışları vardı. Ne kadar süre orada öylece durduklarının farkında değildi Corwel, ürkmüştü, hadi ama, kim olsa ürkerdi! Ne yaptığının ya da ne yapması gerektiğinin farkında değildi ve bu kararsızlık anının onun ilerde pişman olması olası kararlar almasına sebep olmasına izin vermeden ardına kadar açılan kapıdan içeri girip, o güne kadar gördüğü en tuhaf manzara ile yüzleşti. Hemen hemen boş, tek göz odanın o elle sayılabilecek miktarda eşyasının her biri o denli ilgi çekiciydi ki, ne gördüğünü idrak edebilmek için bir süre eşikte bekledi Corwel. Kartlar –tarot?-, oyuncak bebekler, ki bunların normal birer oyuncak olduğundan oldukça şüpheliydi ve daha bir çok buna benzer tuhaflık ona gülümsüyordu. Gergince ilerledi.

Salonun tam ortasında büyük, ahşap ve cilasız bir masa duruyordu, yaklaştıkça üzerinde duran ve az önce kapı eşiğinde dururken ne olduğunu tam kestiremediği şeyler daha belirgin hale geliyordu. Fare. Ne olduğunu anladığında olduğu yerde duruverdi Corwel. Nedense böyle ufak hayvanlar onun irkilmesine sebep olurdu, hele de ölmüşlerse bu iyiden iyiye tiksinti mevzusu haline gelirdi. Masanın yanına tam olarak ulaştıklarında karşısındaki genç kadın masa üzerinde duran bez bebeklerden birine usulca eğilip konuşmaya başladığında gözlerinin iri iri açılmasına engel olamadı genç adam. İhbarlar asılsız değildi. Şimdi belki biraz daha iyi anlıyordu şikayet için bakanlığa gelen ufak topluluğu.

Konuşması bittikten sonra, oyuncak bir bebekle konuşmuş olması kadar garip karşılanabilecek bir tavırla masada ne varsa yere döktü. Corwel’a oturması için bir sandalyeyi işaret ederken, Corwel bunun güvenli olup olmadığını sorgular haldeydi. Yine de tedirgin hareketlerle kendisine gösterilen sandalyeye ilişti. Beyni hala odanın garip atmosferine alışmaya çalışırken gözleri ise hala yerdeki ölü fareye sabitlenmiş haldeydi.

Saniyeler sonra soğuk eller omuzlarını kavradığında az kalsın kalp krizi geçiriyordu. O fareye öylesine odaklanmıştı ki kendisine yaklaşan kadını fark etmemişti ve o böyle aniden kafasını genç adamın omzundan uzattığında genç adamın nefesi kesiliverdi. O kadar ani nefesini tuttu ki gürültüsünü kadın da çok rahat duyabilirdi. Adam paltosuna biraz daha sarılarak genç kadının teklifini reddetti.
“Ah, şey, hayır teşekkür ederim.” Biraz kekeliyor muydu? Eh, belki biraz. “Haberinizin olmamasına şaşırdım, iki gün önce ziyaretinize gelineceğine dair bir yazının bakanlıktan çıktığına eminim aslında.” Yolda başına bir şey gelmiş olma olasılığı oldukça yüksekti tabi. Celbin böylesine izbe bir yere sağ salim ulaşması şaşırtıcı olurdu zaten. Ses tonunu yeniden normale getirmeye çabalayarak konuşmasını sürdürdü. “ Her neyse, konuşmayı fazla uzatma niyetinde değilim. Hakkınızda şikayet var bayan.” Şikayet kelimesinin kadında biraz şaşkınlığa yahut kızgınlığa sebep olacağını düşünüyordu Corwel ama her nasılsa kadın bunu oldukça normal karşılamıştı. Bunun üzerinde fazla durmadan evrak çantasını titizlikle açıp içindeki araştırma takip belgesini çıkarıp çantasını kucağına yerleştirdi. “Bayan…” evraktaki isme bir kez daha baktı. “…Dolores. Kasaba sakinleri tarafından bazı garip davranışlarınız nedeniyle şikâyetler aldık. Neler olduğunu bir kez de sizin ağzınızdan duymak ve olayın iç yüzünü araştırmak için buradayım.” İç yüzü mü? Aslına bakılırsa buna artık o kadar da ihtiyaç duymuyordu Corwel. Buraya ilk adımını attığı andan beri şikâyetleri gayet mantıklı karşılar olmuştu. “Sizi diniyorum.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
A. Carmen Dolores
Bilim İnsanı
Bilim İnsanı
avatar

Karakter Yaşı : yok benim yaşım.
Rp Partneri : Amber <3
Mesaj Sayısı : 120
Kayıt tarihi : 13/03/11
Lakap : İşte Aichou de, Aya de, ne bilim olum, takıl sen.

MesajKonu: Geri: ~Tılsım İkilisi~   Ptsi Haz. 27, 2011 2:02 pm

En son ne zaman bakanlıktan birini ağırlamıştı Carmen? Daha doğrusu, en son ne zaman birileriyle doğru dürüst konuşabilmişti? Toplumdan kaçmaya başlamasının üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki, onun için yeryüzünde topu topu bir avuç insan kalmıştı. Yalnızlığa haddinden fazla alışmış olsa gerekti ki, rahat davranabilmek için sürekli kendisine burasının onun evi, onun mekanı olduğunu telkin etmesi gerekiyordu. Bir süre önce aldığı kabuğundan çıkma kararından şüphe duymaya başlamıştı o an, gerçekten yapabilecek miydi? Tek başına daha mutluydu aslında; ve dahası, hayalgücü ona sahip olmak istediği her şeyi sunuyordu zaten. Bunun dışında, şehirlerin kalabalığı ve gürültüsünü kaldırabileceğini de sanmıyordu, ayrıca yalnızlığına ortak olacak dostları da vardı. Moire vardı... Hem, eğer çok sıkılırsa küçük bir hayvan avlar, istediğini yapardı ona. Bir gelincikse avladığı eğer, kuyruğunu koparıp eski ve tozlu duran perdesine asardı; böylece açık camdan içeri hâyâsızca girip dolaşan rüzgarla beraber sallanınca meşgale çıkardı ona. Yahut bir fare ise, adını daima Anubis koyar, masada boş kalan tek sandalyenin önüne dikkatlice yerleştirip kart oyunları oynayabilirdi. Çok sıkılırsa içini açardı yakaladığı hayvanın, inceler, defterine not alırdı. Peki, yiyebilir miydi? Belki. Zaten ancak iki büklüm olduğunda açlığını hissederdi, ennihayetinde pek boğazına düşkün biri değildi. Bu yüzden, misafirine ikram edebileceği bir şeyi de yoktu hani. Söylediğine göre kasabadakiler onu şikayet etmişti, eh, normal bir şeydi bu. Bıyık altından güldü, onların yerinde olsa o da kendisine katlanamazdı herhalde. Bir iki kez kasabaya indiğinde, uzun zamandır ilk defa bir topluluğa bu kadar yakın olduğu için her şeyi gözlemledi, pek de sorun çıkartan tiplere benzemiyorlardı. Öte yandan, acı çektirip gazaba uğratmak isteyen tarafı her dişine göre bulduğunu 'kuğu' gibi görmesine neden olmaya başlamıştı. Karanlığın onu sakladığı her gece kasabadakilerin biraz daha dikkatini çekmiş olmalıydı ki, sonunda iş buralara kadar gelmişti. Fakat, bütün olanları hemen anlatacak değildi. Dişli biriydi o, öyle korkup kuyruğunu sıkıştıranlardan değildi. Zaman kazanmak için gülümsedi. 'Ah, buraya bir bildirinin ulaşma olasılığı ne kadar sizce?' Tek eliyle etraflarını işaret etti. 'Muhtemelen, en fazla kasabaya kadar ulaşmıştır.' Adamın son sorusunu yinemelesine izin vermeyecek kadar kısa bir süre sessiz durduktan sonra yeni aklına gelmiş gibi atıldı. Odanın sağ tarafında kalan, maviye boyanmış küçük tahta kapıya doğru ilerlerken konuşmaya devam etti. 'Size ikram edebileceğim iyi bir şeyim yok, lütfen mazur görün bayım.' Kapıyı açık bırakıp hemen girişte duran küçük tüplü ocağı yaktı. Zaten minnacık bir odaydı, muhtemelen eski sahibi ardiye olarak kullanıyordu. Eğilip dirseklerini dizlerine dayayıp başını avuç içine aldı. Bir gün önce demlediği çayın yeniden fokurdamasını beklerken, misafirini yalnız bırakmış olmaktan gıdım rahatsızlık duymuyordu. Etrafı inceleyebilir, istediği gibi not alabilirdi. Ekseriyya böyle şeylere pek de takıntılı değildi. Zira gizlisi saklısı yoktu artık, kendisini yeniden açmıştı. Tıpkı, o çok beğendiği ak zambaklar gibi...


Kenarda duran, tabağı kenarından hafifçe çatlak çay fincanını alıp çayı ağzına kadar doldurdu. Kalkıp sallana sallana yürürken çay bardaktan taşıp tabağa dökülse de pek umursamadı, zaten yeniden demlemesi bile can sıkıcıydı. 'Nane çayı?' Tabağı yavaşça masanın üzerine bırakıp adamın karşısındaki sandalyeyi çekti. Tam yüzyüze bakabilecekleri bir şekilde oturup bir kolunu masaya dayayarak adamın gözlerinin içine bakmaya başladı. Şimdi, şikayet olayına dönmenin tam sırasıydı, aksi halde misafiri kaçıp gidebilirdi. Derin bir iç çekişle birlikte, gözleri daha da hülyalı bakmaya başladı.'Şikayet...' Ağzından bir mırıltı gibi çıkmıştı bu sözcük; sanki kalın dudaklarının arasında sıkışmış da, anca çıkabilmiş gibi.. Sadece görünürde değil, gerçekten de hangi sebepten dolayı şikayet edilmiş olabileceğini düşünüyordu; daha doğrusu, hangisinden dolayı... 'Bayım, tam olarak hangi nedenden dolayı şikayet edildiğimden emin değilim. İlk önce beni bu konuda aydınlatsanız size daha daha iyi yardımcı olabileceğimi sanıyorum.' Ağzından kelimeler yavaş ve sakince dökülürken, bir yandan da düşünüyordu. Gittikçe kısılan gözleri, daha ayrıntılı düşünmeye başladığının habercisiydi. Sessizliğe mahal vermeden derhal konuşmaya devam etti. 'Yalnız, ilk önce küçük bir hususu açıklamama izin verin. Uzun zamandır, şey, kişisel sebeplerden ötürü tek başıma yaşıyordum...' Sözlerine devam etmeden önce bir süre sustu. Kişisel sebeplerini o sormadıkça söylemeyi düşünmüyordu. Zaten kendisi hakkında hem şikayet edenlerden, hem de evinden az çok bilgi sahibi olmuş olmalıydı. Ona kendisini daha iyi tanıyabilmesi için yalnız bırakarak bir fırsat bile vermişti zaten, iç dünyasının tamamını kelimelere dökmesine gerek kalmamıştı. Hoş, beceremezdi de. '...Ehm, şimdi de bazı çalışmalarımı aksatmadan yürütebilmek için kimse ile yakınlık kurmuyorum. Üstelik, gökyüzü ile ilgili olan araştırmalarımı bağımsız olarak yürütebilmem için bu ortam çok uygun. Sanıyorum ki en çok dikkat çeken bu aşırı yalnızlığım olmalı; lâkin aşağıda, burada olduğu kadar verimli olamam.' Mahcup duruşunun altından omuzlarını kaldırarak gülümsedi; bu sırada uzun, dalgalı saçlarından bir iki tutam öne doğru düşüp hafifçe yüzünü gölgeledi. Şimdi sarfedeceği cümlelerden sonra belki de neden rahat olamadıkları ortaya çıkacaktı. 'Üstelik, karanlık benim bir parçam, bay Caoilfhionn.'
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
~Tılsım İkilisi~
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: RP Out :: Arşiv :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: