Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Gilbert Mitchell

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Gilbert Mitchell
Rütbesini Almamış Üye
Rütbesini Almamış Üye
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 7
Kayıt tarihi : 29/01/11

MesajKonu: Gilbert Mitchell   Salı Şub. 01, 2011 3:25 pm

Nemsiz ve kuru havada, bir tek çiğ tanesi görülmezken uzun zamandır, bugün gök tüm suyunu sadece ve yalnız buraya boşaltırcasına yağıyordu o naif, keskin ve umarsız su topluluğu, nam-i diğer “yağmur”. Sanki gökyüzü dahi biliyordu bu lanet gün olan ve olmaya devam eden talihsizlikleri. Eviç, öyle akıtmıştı ki o hafif tuzlu, arsız gözyaşlarını, insanlar onu bir başına bırakmak için çimento ve kiremitten oluşan yığınlarına, üzerlerindeki eski boyaları sökülmüş, üst üste yazılması yüzünden artık hiçbiri okunmayan o yazıların bulunduğu duvarların dördünün bir kare oluşturduğu, birde çatı denen huysuz varlığın o gözyaşlarına seyirci kalıp içine geçirmeyerek güya güvenli ve kuru bir ortam yaratan, evlerine çekilmişlerdi. Öylesine tek kalmıştı kay; değil canlılar, cansızlar bile hareket edebildiklerince saklanıyorlardı ondan, şu bomboş sokaklarda. İşte o zaman, onun hiç gerçek dostu yoktu; ne zaman gülse, ışıklarını mutlulukla salıp karşısındaki tüm varlıkları ısıtsa, insanlar yanına gelirdi. Oysa ne zaman sulu yüzü gözükse, kısacası ağlamaya başladığı an, insanlarında uzaklaşmaya başladığı andı onun için.

Yağmur bu yalnızlığı yaşıyordu tüm hayati boyunca, ben kaderdaşıydım onun. İşte şimdi ben yürürken garip ve tek, bu tenha, kötümser, o yerdeki toprağın çamura dönüşmüş olduğu, eski ve bencil evlerin sıkıca kilitlenmiş kapıların arkasındaki insanların yağmuru her zaman ki gibi tek başına bıraktığı, sokakta; ancak söylenemez ki yağmura arkadaş olmak için buradaydım, olaydan sonra gözpınarlarımdan akmayan inatçı gözyaşım, göz altlarımın davul gibi şişmesine neden olurken, hala esmekte olan bir başka inatçı keçi olan rüzgâr dalgalı, kızılımsı saçlarımın en ince tellerini havada uçururken, sanki yaşama inancı kalmamış gibi gözükmekte olan donuk, çoğunlukla insanların siyah sandığı koyu kahve rengi gözlerim, onu gördü sokağın diğer ucunda, ilerlemekte olduğum yönde, altın saçları yine lüle lüle, ama ucundan damlalar akarken, kuruyken kabarık olan saçları yağmurda ıslandığında kafasının aslında ne kadar küçük oluğunu fark ettiğim, mavi gözlerinde hala yaşlar dolu olan, o gencecik kız, beni görünce suratına yerleştirmiş olduğu buruk bir gülümseme ile bekliyordu. O bakışları benim ruhumu yakıyor, delip geçercesine canımı acıtıyordu. Nefret ettiğimi bile bile, zorla gülümseme oturtmaya çalıştığı, o yuvarlak yüz hatlı, beyaz ve bir kuğu kadar narin sureti gözümün önünden gitmezdi hiçbir zaman. Ruhumun derinliklerinde onun yanında kalmak, onunla birlikte olmak istememe rağmen, ölümden bile daha fazla korktuğum, en büyük kaygılarımdan biri olan, onun canını acıtmak –ki düşüncesi bile ağır geliyordu- beni ondan uzak tutan nedenlerden biriydi; biz aynı değildik, olamazdık.

Tüm bu, aslında hiçbir zaman aklımdan çıkaramadığım düşünceler içinde iken, yanına vardığımda, hafifçe titreyen, beyaz elbisenin altındaki, o muhteşem hatlı, kıvrık vücudunu benimkine dayayarak, kurumuş olduğunu düşündüğüm, yaklaşmaya ölesiye korktuğum yumuşak, beyaz boğazından, birkaç boğuk kelime duyuldu; ne yazık ki ne söylediğini anlamak imkânsızdı, fakat tahmin etmek için müneccim olmaya gerek olmadığı, sadece bugünkü meyus, bir daha yaşanmayacak ve değiştirilemez olayı bilen birinin kolayca bu üzgün, semanınki kadar ıslak ve tuzlu yaşlar yanaklarından süzülerek, o ince ve belli olmayan çenesinden kendilerini boşluğa bırakırken, yüzüne bakınca rahatça tüm güllerin öldüğünü görebildiğiniz kızın ne söylemek istediğini anlardı. Bu büyük ihtimalle ‘Neden ?’ tarzı bir kelimeydi, en azından ben öyle bir şey düşünürdüm, eğer en çok değer verdiğim, sonsuz kadar değişmeyen, silinemez o tek bağ yani kan bağı ile bağlı olduğum biri ölseydi, böyle bir şeyler haykırırdım. Narin beline, o beyaz ama yer yer kan ile kırmızıya boyanmış elbisesinin ince kumaşı ile ellerimi dolayıp kendime çektim. Evet, boyu benimkinden tam bir kafa kısaydı, bu nedenle çenemi rahatlıkla onun kafasının üstüne dayayarak, o güzel ince telli saçlarından öptüm ve kokusunu tekrar tekrar içime çektim. Gariptir ki o hiçbir zaman benden korkmuyordu, ilk tanıştığımızda bile, aynen şöyle demişti ‘İçinde bir kötülük barındırmadığını biliyorum.’ Benim onların gibi olmadığımı bilmesine rağmen, bir de özellikle onun nadir bulunan bir çiçeği andıran kokusunu bu derece içime çekerek, kendime en tahriş ettirici şeyi bilerek yapmama rağmen, özellikle de bu bedbaht gün benim türümün ne kadar tehlikeli olacağını, onu şu ana kadar kollamış kişiyi gözlerinin önünde kaybederek öğrenmiş olmasına rağmen, benden yine de korkmaması gerçekten şaşırtıcıydı.

"Üzgünüm, ben… Oradaydım ancak hiç bir şey yapamadım."

Dedim sert ve hissiz bir şekilde. Kim bilir bu sesi duyduğunda ne düşünmüştü, bu kadar hissiz bir ses, belki de bunun benim normal sesim olduğunu biliyordu yahut o siyah saçlı kendi yaşamını kardeşini korumak üzere kurmuş olan, yine bugünkü gibi, ancak daha kuru, ilginç bir günde tanıştığım ve gerçekten bugün yaşaması pahasına kendi türüme karşı durduğum, o adamı ölüme bıraktığımı düşünüyordu. Kendini benden uzaklaştırıp, avucunun ayası ile gözlerinden akan pırlantaları silerken, ayni tonda, boğazına bir şey düğümlenmişçesine çıkan, ancak bu sefer ne dediği anlaşılan bir ses ile beni kendimden utandırmama neden olan, keşke dedirttiren dört kelimeciği söyledi.

"Sen elinden geleni yaptın."

………………………………….

Daha güvenli olması için küçük kuru, yağmurdan uzak, penceresinden direk gökyüzündeki yıldızları sahte ışığı ile geride bırakmış, tam bir yuvarlak şekli ile etrafı aydınlatan ay gözüken, yamaç kenarındaki, tahtadan yapılma olduğu için yer yer çürümüş, üç kişinin anca sığabildiği, küçük baraka yolunda değil konuşmak birbirimize bakamadık bile. Sonunda baraka da göz göze geldiğimizde, onun deniz mavisi gözlerinde fark ettiğim şey, olayı atlatamamış olduğuydu, gördüğü o berbat sahneyi unutamadığı belli idi, zaten hayatı boyuncuda unutamazdı onca kanı, o kana susamış pis varlıkların topraktan bile içmeye çalıştıklarını, kan içtikçe kırmızı renk alan gözleri, küçülen göz bebekleri, uzun sivri beyaz dişleri, hala yeni kan arayan gözleri bir sağa bir sola oynarken beyaz kısmında gözüken kırmızı kan damarlarını. Gördüğü her şey artik durmadan bu sahneyi hatırlatacaktı ona, kırmızı renkli bir şapka, köpekler –çünkü onlarında beyaz uzun dişleri vardı-, bu olayla alakası olmamasına rağmen ayda bir kez gözüken dolunay, siyah bir polar, ayni abisinin sürekli giydiği gibi ve tabii ki de, o pis yaratıklarla aynı soyu taşıyan, diğer yanı aynı olan, ben.

Siyah, yerlere kadar uzayan ceketimin bir cebinden çıkardığım, pakette kalan son sigarayı, hiç düşünmeden ağzıma götürürken, diğer cebinden çıkardığım, yanmamakta ısrar eden çakmağı sonunda yakabildiğimde, oda kısa süreliğine azda olsa aydınlandığında, onun o şaşkın derecede açılmış gözlerindeki hafif korkulu bakışları sezdim. Benim için sorun yoktu, karanlığa doğumumdan beri alışkımdım, gündüz baş düşmanım olan o sarı yanan kütlenin altında dolaşamadığım ve dolaşamayacağım için, gözlerim bu siyah perdenin içindeyken bile yeterince, hatta kimine göre fazlasıyla iyi görürdü. Ancak onun denizi andıran derin bakışlı, -bugünün dışında- mutluluk ışığıyla her tarafı aydınlatırken ısıtan gözleri, bir şekilde türünden dolayı, karanlıkta benim kadar iyi göremezdi ve ışığa ihtiyaç duyardı. Dahası işte tam şu anda, benim o çakmağı yakmamla birlikteki o, an denebilecek kadar, kısa süre içinde gördüğü şey, onun bu şekilde tepki vermesine neden olmuş olmalıydı. Kanım çekilmiş gibi bembeyaz olan benzimden, olay anında orada bulunan, abisinin paramparça eden ve çıkan kani afiyetle içmeye devam eden türümün diğer yaratıklarına benzediği için korkmuştu belki de. Elimi çehreme endişe içinde götürdüğüme hiç istemediğim bir şekilde onu korkutan, oysaki bana çok normal gelen nedeni anlamıştım. Bu neden türümün bir diğer özelliği olan ve insanların yemek yemesi gibi, yapmadan yaşayamadığımız, bu garip ayrıca her şeyin aynı saate toplandığı günde abisinin parçalanmış bedenindeki, ayaklarına yuvarlanmış başında ve hala ağzından ince bir şekilde sızan kırmızı sıvının uyandırdığı açlık, bir diğer söylenişte susuzluktu. Kana susadığımızda bembeyaz ve gayet normal gözüken dişlerimiz tıpkı hayvanların dişi gibi uzayarak sivrileşir, parçalama makinesine dönüşürdü, o güzel kızın ürkmesine neden olan hafifçe titreyerek bir adım uzaklaştıran, defalarca birkaç saat önce yaşadığı olayı hatırlatan, benim dişlerimin şu saniyedeki görüntüsü gibi.

"Üzgünüm, senin ve benim üzerimdeki kan kokusu yüzünden böyle oldu."

Açıklama yapıyormuş gibi hissettim kendimi öyleydi de zaten, sanki açıklarsam benden uzaklaşmayacak normal karşılayıp, ‘bizim türümüzün de yemek görünce ağzının suyu akar’ gibi bir şey söyleyeceğini mi sanıyordum acaba. Umutsuz bakışlar altında sigaramdan bir soluk aldım ve bir nefes ile her yer bembeyaz dumanla kaplandı. Gözlerimi sigaradan çıkmakta olan ince dumana doğru çevirdim. O ise odanın rutubetli bir köşesinde duran camı tozlanmış, karanlık çöker çökmez yaktığı, onun ışığı olmadan uyumadığı, içindeki gazın keskin kokusu odaya tamamen sinmiş olan, masum beyaz, üzeri çamurla kaplanmış, bileğinde hiç çıkarmadığı annesinden kalan tek hatıra olan sağ eli ile paslanmış sapından tutarak, zorlanarak yaktığı eski küçük gaz lambasını, ışıkla aramın iyi olmadığını bilerek, aramıza koydu. Tahminimce simamı daha net görmek için yapıyordu bunu.

Kolumda sıcak bir dokunuş, onu kendine doğru çekti. Ne zaman aldığını görmediğim, ama sanıyorum ki, ortalığı aydınlatan gaz lambasını almaya gittiğinde bulduğu, elbisesi gibi beyaz bir kumaş parçasını yaralanmış, kanı durmayan, eti üstten çizgi biçiminde parçalanmış, ancak onun çehresinde gördüğüm hüsran kadar canımı acıtmayan koluma alelacele sarmaya çalışırken, yüzündeki hayal kırıklığını, gözlerindeki acıdan dolayı koyu maviye dönüşmüş olan göz bebeklerinde açıkça belli ediyordu, yinede pür dikkat kendini yaptığı işe vermeye çalışan bakışları, rengi soluk ve hiçbir zaman öğrenemeyeceğim ama derisi kadar yumuşak olduğunu düşündüğüm dudağını ısıran yuvarlak uçlu, inci dişleri ve her zaman hatırlamaya doyamadığım düzgün, eskiden beline kadar uzun olmasına rağmen bir ay önce kendisi bulduğu bir makasla kestiği, kuruyunca yine yüzünü kapayan doğal lüle saçları, ona sanki bir tanrıçaymış görüntüsü veriyordu. Beni ona çeken kelimelere dökülemez şey, bu meleğe bir kez olsun dokunmama izin verdiği için ilk defa ve büyük ihtimalle de şu sonsuz yaşamım boyunca bir daha hissedemeyeceğim, ruhumu sarsan minnettarlık duygusu hissettiğim, o yüce, insan ırkının tapmakla doyamadığı ve benim ırkımı cezalandıran var olmayan bütünsel varlık, velhasıl Tanrı’dan gelen, bir ödüldü, belki de bir ceza…

"Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim hayatım pahasına."

Onun bir gülümsemesi içimi bu kadar ısıtırken, onun üzülmesine nasıl dayanabilirdim. Ona bu sözleri söylerken çoktan kendime doğru çekmiş, bir elimi saçlarının arasına dolaştırır, kafasını yavaşça okşarken, diğer elimi zayıf bedeninin, ince beline doladım, ona öyle sarılmıştım ki kendisini çekmesine olanak bile vermeyecektim. Hayır, daha fazla benden uzakta olamayacaktı, gerekirse kendimi parçalayacak ama ona zarar vermeyecektim. Yaşadığı tüm talihsizlikleri yok etmek, bu meleğin kanatlarını kopararak onu dünyaya düşmesine neden olanları öldürmek istiyordum. Şu ana kadar amaçsız olan hayatım sonunda bir tane bulmuştu. Soğuk tenimin yanağını onunkine dayadım, onun teni bu soğuk havaya göre sıcaktı, tıpkı soğuk havada esen sıcak meltemler gibi. Kulağına daha fazla üzülmemesi gerektiğini fısıldarken, yanağımda hafif bir ıslaklık, onun gözlerinden yeni başlayan, gökyüzünde ise hala akmakta olanı hissettim…

Dışarıdan gelen umulmadık, ortamda yanan alevin çıkardığı dışında başka ses olmadığı için bizim kulaklarımıza yüksek gelen, hâlbuki küçük bir dal kırılmasının çıkardığı ses kadar cüzî olan seda ile irkilen, hala kollarımın arasında duran vücudunu geri çekti, istemsiz, bir o kadar özlem duyan bakışlarıyla. Gayet iyi duyan, âdemoğlu ırkınınkilere göre uzun kulak yapım sayesinde, tek bir şey biliyordum, o da sesin bize fazlasıyla yakın, neredeyse hemen burnumuzun ucunda olduğuydu. Kafamı hırıltının geldiği yöne çevirdiğimde, perdesiz ve tahtadaki minik bir delik gibi duran pencerenin oradan birkaç gölgenin geçmekte olduğunu gören gözlerimi, hemen ona çevirdim, onun gözleri zaten endişeli bakışlarla bana bakmaktaydı. Fısıldayarak ona en ufak ses dahi çıkarmamasını söylerken, o, çoktan tek bir nefesle yanan gaz lambasını söndürmüş, ufak elleriyle ağzını kapatıp soluğunun duyulmamasına çabalıyordu. Çok yavaş, üzerinde yırıklar dolu, canlı renklerini uzun zaman önce yitirmiş, benim boyumdan biraz daha uzun, yinede kapı boşluğunun aşağısını beş santim kadar açıkta bırakan kumaş parçana yaklaşırken, ayağımın altından, göründüğümden daha fazla olan ağırlığım yüzünden sertçe bastığımda, zamanında yapılmaları için tonlarca ağaç kesilmiş, çürümüş tahta parçalarından çıkan gıcırtı duyulan tek ses değildi. Tahta duvarın arkasından bile dışarıda üç varlığın olduğunu, bunların insanla alakası olmadığını söyleyebilirdim kolaylıkla, dişlerimin daha çok dışarı çıkmasına neden olan uzun süredir susuzluğunu çekmekte olduğumu fark ettiğim kırmızı akışkanın kokusu neredeyse ağzımda hissedebildiğim kadar keskin iken bu dışarıdakilerin sıradan insan olması imkânsızdı. Bir karartının beni çektiğini hissedebildim kapının dışına doğru, kendimi geri çekmeye çalışıyordum, uzun süredir duyumsadığım, fakat ruhumun taannütle karşı çıktığı kana açlığım yüzünden iyice güçsüzleşmiş bedenim, ne kadar engel olabilirse artık. Yüzüme çarpan kestanemsi uzun saçlar, alacakaranlıkla birlikte başlayan, çoktan kaybetmiş olduğum, savaşta aldığım göğsümden başlayan karnıma kadar uzanan irice yarayı –ki bunu amansızca ondan saklamaya çalışmıştım- beş tane ince sopa gibi eğri parmaklardan çıkan sivri tırnaklarla deşmeye başlamıştı. Can acısıyla kendimi geriye atarken, o beni tek yatıştırabilecek, yükselince tiz çıkan sesin bir anlık nidasını duyarken kulaklarımda, refleks ile bakışlarımı ona çevirdim, karanlıkta iyice siyahlaşmış gözlerimden yansıyan, hayatımda hiç görmek istemediğim manzara hiçte hoş değildi, şu hain dünyada, kendimi bile önemsemezken, yarın ne olacak diye yaşamazken, en çok önemsediğim kişi, o pis lanet olasıca aynı soydan geldiğim sıska adamın kendisi gibi uzun kolları arasında duruyordu. Bir eliyle kızın yüzünün alt yarısını kapayarak ses çıkarmasını engellerken, uzun kanlı dişlerini fazla yakın tutuyor, saf kızın değerli saçlarını kendi kanlı mundar ablak yüzünü sürerek kirletiyordu.

İçten içe ona doğru ilerlemek, sözümde durmak, onu her şeyden her tehlikeden korumak, arındırmak istiyordum, bana bakan hafifçe acır gibi benim için üzülen, kendi bulunduğu duruma korkan, bugün tüm bu olanlar için acı çeken o derin deniz, bana oraya dönme, ayağı kalkma gücü verdi şu her tarafımdan kanlar akarken zorda olsa, koluma bağlı ince kumaş hafifçe sallandı, kalkmamla birlikte boynumun aşağısında, omzuma doğru, kemiğimin tam üstündeki ince deride, o inanılmaz acı ile haykırdım. Sonunda teşrif etmiş olan son şahısın o derin, canavarımsı dişleri içimde kalan son kanımı içine çekerken, hep merak ettiğim o derin acı verici, yenilme hissini sonunda anlayabilmişken, kollarımın ve ayaklarımın uyuşuyordu. Kaybetmiş olduğum kontrolü geri kazanmak için elimi o mahlûkun, beni ısırdığı yere savurdum, mamafih bayağı geç kalmıştım, çoktan kendini geri çekmiş ve omzumun o kısmındaki bir parça eti koparmıştı. Halsiz bir şekilde yere yığılırken son anımsadığım; gözlerimin gördüğü anbean bulanıklaşan o manzara, durmadan akan, her tarafı kırmızıya boyayan kan ve giderek daha derinden gelen onun tiz sesinin, arada hıçkırıklar dolu, haykırdığı isimim idi.

out:Kelime tekrarndan kaçnmak için eski kelimeler kullandm. anlaşlmayan olur ise açklayacağm
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Gilbert Mitchell   Perş. Şub. 24, 2011 9:52 pm

Gerekli Uzunluk= 9 puan
Anlatım= 20 puan
Renklendirme/Görünüm= 8 puan
İçerik/Kurgu= 25 puan
Akıcılık= 9 puan
İmla= 8 puan
Paragraf Düzeni= 5 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 89

Not: Bu notu düşme ihtiyacı hissettim. Rp yeteneğiniz gerçekten etkileyici, bu puan sadece bu rp içindir. İleride yaptığınız rpler göz önüne alınarak bu puan yükseltilebilir. Ve betimlemeleri fazla ağır ve cümleleri kalabalık buldum. Anlatım puanı buradan gitti, yoksa üslupla bi sorunumuz yok =)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Gilbert Mitchell
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: Yönetim :: Rp Gücü Hesaplama-
Buraya geçin: