Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Morte d'Amour

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Morte d'Amour
Rütbesini Almamış Üye
Rütbesini Almamış Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 10
Kayıt tarihi : 29/06/11
Gerçek Yaş : 29

MesajKonu: Morte d'Amour   Cuma Tem. 01, 2011 3:32 pm

Gecenin en kasvetli havası en gözyaşlı gecesi Bones için sıradandı. Tıpkı en neşeli gecesinin de sıradan olduğu gibi… Belki insanlar yarın başlayacak olan Noel haftası için heyecanlıydı. Fakat Bones İsa’dan bile yaşlı olduğu için Noel ve benzeri şeylerle ilgilenmiyordu. Ayrıca karın yağmasından da nefret ediyordu. O beyaz bela yüzünden motorundan vazgeçmek zorunda kalıyordu. Bu adil değildi. Kar yağmamalıydı. Ama düşüncesiz insanlar yüzünden yılın her ayı güzü yaşayan St. Louis’e bile kar yağıyordu. Diplomatlar her ay onlarca anlaşma imzalayıp daha duyarlı olacağız diye inançları üzerine yemi ediyorlar masa başında kalem sallıyorlardı. Fakat ertesi gün yine hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlardı. Daha attıkları imzanın mürekkebi bile kurumamış oluyordu ama kimin umurundaydı değil mi? Böyle düşünen ya da düşünmeyen her insan boğazı deşilesi bir kum torbasıydı.
Bonesi o gün sokağa çıkmayı bile düşünmüyordu. Fakat ‘Sevgili’ insan ortağıyla buluşması gerekiyordu. Bones insanlardan nefret ederdi ama hem insan hem de kız olanlardan daha fazla nefret ederdi. Audine hem kız hem insandı eğer onun alanında ondan daha iyisini bulsaydı kesinlikle o sarı çıyanla anlaşmazdı ama bu kız her ne kadar sinir bozucu olsada işinde iyiydi. Dahası ırkına ihanet ederken neyi neden yaptığı sormayan birine ihtiyacı vardı. Audine de böyle bir kızdı. Üç kılıçlara para göndermesi ve bunu yasal yollardan yapması gerekiyordu. Belle Morte’un da kendisi gibi olması onu biraz korkutuyordu. Sonuçta kendisinin belli nedenleri vardı ama Belle Morte konseyin en tepesindeki isimlerden birisi olduğu halde onları sırtlarından bıçaklıyordu. Bir şekilde onun yaptığı haince geliyordu fakat kendi yaptığı ise doğal gözüküyordu. Eğer ondan korkmasaydı onunla çalışmazdı. Fakat korkusu elini ayağını bağlıyordu. Belle Morte güzel bir kadın acımasız bir efendiydi. O ihanet edebilirdi fakat ufak bir ihanete yahut cüretkarlığa göz yummazdı. Gezgin arkasında olmasa onun yaptıkları da hoş karşılanmazdı. Fakat Gezgin’in ölü kalbini avuçlarına tatlı dille ve güzel bir vücutla hapsetmişti. Bu yanlıştı. Fakat Gezgin bunu göremeyecek kadar aşıktı. Vampirler bir tek aşk sayesinde bu kadar aptallaşabilirlerdi.
Bu akşamki gösteriye iki bilet alırken kendisine içecek bir şeyler istemişti. Görevli kendisine ‘karışık mı?’ diye soru yöneltmeden ‘Sadece Şarap!’ diye belirtmişti. Ardından beklemeye başlamıştı. Kadınları beklemeyi de sevmiyordu. Bir kadın düşmanı olmak böyle bir şeydi… Neyse eninde sonun gece uzun bölümünü kendisine ayıracaktı fazla kalmaya niyeti yoktu. Onunda kendisine göre bir planı olduğunu düşündüğü için umursamak istemiyordu. İş biterdi herkes kendi yoluna giderdi. Hiç ‘Bak bugün yaptıklarımı Audine’le paylaşayım’ diye bir düşüncesi olmamıştı. Olduğu an cehennem soğumaya başlamış demekti. Onun geldiğini hissedince normal bir insan gibi davranmaya çalışmadan ayağa kalktı. Oldukça akıcı hareket ediyordu.

‘Gel Sirk’teki gösteriyi kaçırmak istemeyiz. Kocaman bir yılan getirmişler…’
Sesinde duygu yoktu. Oyun oynamak içinse fazla kadimdi. Bu yüzden umursamazca omuz silkip onu takip etmesini sağladı. Birisinin arkasında olduğu ve kendisini takip ettiği düşüncesi ensesindeki tüyleri diken diken ediyordu. Bu yüzden biraz yavaşlayıp Audine’i bekledi. Takılmak amaçla;
‘Ah, teşekkür ederim ortak. Bugün gerçekten çok iyiyim ya sen?’ diye sordu. Sonra kendi duyduğu bir müziğe gülümserken Audine’i Sirk’in içine çekiştirdi. Kadınlar çok yavaş yaratıklardı...

Hayatta kaç şeyden hoşlanmazdı? Aslında bu anormal bir soruydu çünkü kendisi her ne kadar bu dünyaya aitmiş gibi görünse de bir ölüydü. Ölüler yaşayanlar gibi davranmazdı. Yani en azından Bones öyle davranmazdı. Neyin nasıl olduğunun bir önemi yoktu hayat büyük bir işkenceydi. Bunu ha süslü bir şekilde yapmışsınız ha da doğrudan göstermişsiniz… Hiçbir fark yoktu. Acı aynı acıydı. Fakat yirmi birinci yüzyıl kendisine yeni şeyler öğretmişti. Mesela; ‘Hayat kötüyse iyi yanından bak!’ gibi felsefi düşünceleri olan bir yüzyılda yaşıyorlardı. Eh, yaşadığı ortama uyum sağlaması gerekiyordu. Aslında bunu gerekçe gösteren yine efendisiydi. Bones mağara adamı formundan oldukça memnundu.
"Mükemmel"
Sevgili ortağı alaycı düşüncesine aynı alaycılıkla karşılık vermişti. Göze göz dişe diş dedikleri her neyse böyle bir şey olsa gerek diye düşünüyordu. Audine hayatına gereksiz bir sinir getirmiş olsa da günlerinin biraz farklı geçmesini sağlıyordu. Audine ile işi olmadığı zamanlarda günlük planı belliydi. Gündüz uyu akşam kalk avlan yat. Kalk, iç, uyu. Ama Audine ile görüşeceği günler kalk, paraları çantaya doldur, Audine’i sinir et, yeri zamanı söyle, birazcık adam iç, uyu olarak planı değişiyordu. Diğer günlere nazaran büyük bir değişiklik sayılırdı.
Audine’i çekiştirirken tek eliyle de önünü açıyordu. Aslında önündeki insanların beyinleri bir soğan zarı gibi soyarak da yolunu açabilirdi ama efendisi şu yasa iptal edilene kadar uslu bir vampir olmasını ve yasanın iptal olmasının suçunun Belle Morte ırkına kalmamasını söylemişti. Audine’in bir ceylan gibi sekerek ilerlediğini görünce yüzünde keyif belirtisi olan bir gülümseme oluşmuştu. Sonra da kulaklarında Audine’in sinir ve alaycılık dolu sesi yankılanmıştı.
“Şimdi kalabalığın arasında sürüklendiğime de göre, bu kesinlikle hayatımın en güzel günü. Bunu daha sık yapmalıyız.”

Sözler Bones’ın kahkaha atmasına sebep olmuştu. İğneleyici bir kahkaha değildi. Bir anlamda taşımıyordu. Sadece kahkaha idi. Gerçekten herkes evlerinde oturup dua etmeleri gereken gece Sirk’in gösterisine gelmişti. Saçmalıktı. Aslında Audine’i bu kadar kalabalığa getirmek de saçmalık olabilirdi. Ama en iyi gizlilik sitili onu göz önünde tutmaktı. Bu yüzden insanların arasına karışmak sıkıcı olsa da güvenliydi.
‘Tabi neden olmasın. İnsanlarla sıkı fıkı olmayı seviyorsan senin için başka şeylerde düşünebilirim.’

Ne düşünebilirdi? Edepsiz olan her şeyi… Daha dünyalı erkeklerin tabiri ile ‘Audine’i eve atacak’tı… Nasıl mı? Paraların bir kısmını getirmişti. Diğer kısmını mağrasında bırakmıştı. Audine ile yaklaşıp üç aydır iş yapıyordu ve onu ilk kez mağarasına götürecekti. ‘Mağara’ da ne derseniz, Bones’ı tanımıyorsunuz demektir. Çünkü Bones bir apartman veya villada yaşamayı bir Druid’ten aldığı mağarayla kıyaslamazdı bile… Çünkü mağarası hem daha sessizdi hem daha güvenli…

‘Biliyor musun ortak? Dırdırcı kadınlara benziyorsun. Hiçbir şeyden memnun kalmıyorsun. Seni bir daha sefere Hawai adalarına götürürüm olmadı daha soğuk bir yerlere… Hmm… Belki de Moskova’ya... Şimdi oldu mu?’
Aslında dırdır yaptığı söylenemezdi. Ama bu gece Audine biraz gevezelik yapsa ve hem cinsleri gibi davransa hiç fena olmazdı. Çünkü takılan kişi sadece Bones olunca birini kızdırmanın eğlencesi çıkmıyordu. Ya da en kötüsü kızdıramıyordunuz bile… Bir an durdu. Bu Audine’in kendisine çarpmasını sağlamıştı. Yandaki büfeden bir tane patlamış mısır aldı. –Kendisine değil- Sonra Audine’e uzatıp sırıttı. ‘Benim gibi ortak bulamazsın. Bak ne kadar düşünceliyim.’ Derken gözlerini Audine’in fazla göz kalemi çekilmiş gözlerine odakladı. Belki de makyajı hakkında yorum yapmalıydı. O kesinlikle dilinin bağını çözerdi.

Tamam, insanlar üzerinde kötü bir etkiye ve onların karşısında kötü bir üne sahipti. Hey, hadi ama sürekli kötü şeyler düşünmüyordu. Sadece bazı anlar… Hem Audine’in yaptığı susan bebeğin aklına şeker düşürmek gibi bir şeydi. Teşvik ediliyordu. Fakat şimdilik uslu durma ve bir şeyleri berbat etmeme kararı almıştı. Kararını sevgili ortağı için bozmaya niyetli değildi. Ayrıca henüz ölmesini istemiyordu. Ölmesini isterse Audine bunu en küçük hücresinde dahi hissederdi. Bu bir şişirme söz değil gerçeğin ta kendisiydi. Bones öldürdüğü kişilerle yakın temasa bayılırdı. Onlar son nefeslerini verirken dudaklarını sıcak kana daldırmak ve debelenmenin kesildiği son an… Düşüncesi bile Bones’ın içini gıdıklamıştı.
Sirkin içinde büyük curcuna vardı. Eğer keskin duyularınız varsa terlemiş insanları, aşırı pişmiş mısırları, dışarıdaki bağırtıları ve bilet satan likaprotları duyabilirdiniz. Bazen vampir olmanın çekilmez olduğu dakikalar vardır ve işte bu curcunaya girmek bunlardan biriydi. Kulağa pamuk tıkamak bir işe yaramazdı maalesef.
“Neden bunun Noel ruhunun üzerindeki etkisi olduğunu düşünmüyorum acaba?”

Bones sivri dişlerini –bilerek- göstererek gülümsedi. Kesinlikle bugün uyumadan önce başucuna çorap asmayacaktı. Bu düşünceyi kendisine saklayarak yürümeye devam etti. Yerine oturdu. Gösteriyi en iyi yerden bakan koltukları almıştı. Zaten tanıdık bir yer olduğu için istediği şeyi yaptırabiliyordu. Ya kolların uzun olacaktı ya da evden dışarı çıkmayacaktın. Bones ikinci seçeneği tercih edemediği için ilk seçenekte iyi olmayı tercih ediyordu. Ya da zorunda kalıyordu diyelim…

“Ortak, seninle dışarıda poker oynarsam hile yaptığımı söyler misin?”
Şu an insanların girdiği ‘Sigara Mod’undaydı. Tek kaşını kaldırarak Audine’e baktı sonra cevabı merak etmediğini düşünerek “Boş ver şakaydı!..” dedi. Ellerini başı üzerinde sallamıştı. Gösteri başladığında sahneye Jean-Claude çıktı. Üç silahşorlardan fırlamış gibiydi. Ama sesi bütün çadıra yayılmıştı. Herkes nefeslerini tutmuştu. Audine’in kulağına doğru eğildi ve konuşmaya başladı. Sesi sadece Audine’in duyacağı şekildeydi.
“70 Milyar $ yatırılacak. Bunu ister yatırım olarak yap ister bankadan bir şeylerle yap ama bu adamların banka hesaplarına bu para yatırılmalı. Paranın vampirler tarafından gönderildiği düşünülmemeli…”
Sonra elindeki çantayı ona uzattı. İçi para ile doluydu. Dahası vardı ama burası doğru yer değildi. Herkes alandaki yılana bakarken Audine’e çantayı verdi. Sonra gülümsedi bu soğuk bir gülümsemeydi. Kim noel ruhu taşımıyormuş? Bak ne kadar ‘Soğuk’ sırıtıyorum… diye düşündü. Sonra kendisini geri çekti. Ona yakın olmak iyi bir şey değildi.
“Hadi ama ortak… Sessizleştin. Yılandan korktuysan söyle ama buraya gelirse seni korumak için kendimi tehlikeye atmam. Söylemiş olayım.”
Sözlerinden sonra kendi yaptığı espiriye güldü. Eğer birini sinir etmek istiyorsanız bu işe yarardı. Ayrıca Audine’in sinirlenince neler yapabileceğini görmek istiyordu. Bunun için kendisini kobay olarak kullanabilirdi. Birisi ya gıcıktır ya değildir. Bones gıcık olandı. Yani Audine’in de kendisi gibi olup olmadığını merak ediyordu. İnsanlar oynanması gereken oyuncaklardı. Eh, Bones bir kedinin tüy yumağıyla oynaması gibi masumane bir şey yapıyordu. Tahmin edin buradaki tüy yumağı kim oluyor?
“Eğer ben yılan yemi olursam, çanta da benimle aynı kaderi paylaşır, Bonnie.”
Canın cehenneme! Evet, aynen böyle düşünmüştü Bones. Eğlencesini çalıyordu ve o buna izin vermek istemiyordu. O kim oluyordu da Bones'a ait olanın üzerine konmaya çalışıyordu. Eğlencesini bölemezdi. Hem o paraya bir şey olsa dünyanın sonu değildi. Bir vampire para sorulmazdı. Çünkü bir vampirin para sorunu olmazdı. En iyi bir hırsız bile bir banka soyarsa iz bırakırdı. Fakat Bones bırakmazdı. Yani yetmiş milyon dolar önemli değildi. Ama Audine gibi bir ortak bulması... Hmm... İşte bu biraz zor olabilirdi. Fakat bunu dillendirip zaten kibirli olan ortağını daha da dillendirmek istemiyordu. Eğer isteseydi bunu başka yollardan yapardı. Neyse ki ihtimallerle dolu bir hayatı yoktu. Ya evet, ya hayır. Bu kadar basitti işte.
Sürtük! Evet, bu kız gerçekten böyle biriydi. Bones adına özellikle de dönüşümden sonra seçtiği ada lakap takılmasından hoşlanan ve her şakaya gülen moronlardan değildi ve artık sinirlenmeye başlamıştı. Öfkesi bir vahşi bir parfüm gibiydi. Koklamak isterdiniz fakat yarar ve zararlarını göremezdiniz. İşte Bones yarar ve zararı ayıran o ince çizginin bir tarafındaydı. Hangi tarafında olduğunu belirlemek ise Audine’e kalıyordu. Kızı öfkeli gözlerle izlemeye başlarken gelen soru onun aklına müthiş bir plan getirdi.
“Ki hazır konu paradan açılmışken, benim payım nerede?”
Sırıttı. Az önceki öfkesi neredeyse yüzünden silinmişti. Neredeyse… Fakat şimdi yüzündeki şeytani gülümseme Audine’in pek iyiliği için değildi. Çünkü daha başlarda onunla işini bitirip gitmek isterken şimdi onunla oynamak istiyordu. Bunu daha öncede düşünmüştü. Ama o zamanlar sadece bir düşünceyken şimdi bir ihtiyaçtı. O, kaşınmıştı ve Bones ona istediğini verecekti. Ama zor yolla.
“Senin payını benimle geldiğin anda alacaksın. Nereye diye sorma muhtemelen sırf seni gıcık etmek için söylemem. Dolayısıyla seninle çoook uzun bir gecemiz var güzelim.”
Sonra elini bir insan gibi Audine’e aldığı mısır paketine uzattı. Bir tane aldı ve ağzına attı. Yüzünü ekşitti. İğrençti. İnsanlar bunu nasıl yerdi. Yüzündeki ifadenin ‘Gıcık’tan ‘Limoni’ye geçtiğini anladığında omuz silkti. Ardından da kızgın bir çocuk tavrıyla kaşlarını çattı. “Ne? Ömrü hayatın boyunca hiç çamurun tadını merak etmedin mi? Sizin yiyecekleriniz çamur gibi.” Sözlerinden sonra yine alaycı bir gülümsemeyle “ Neyse ki dolaylı yoldan tatlı geliyor.” Dedi. Sözleri tarafsızdı. İzleyicinin yorumuna kalmıştı. Ya acıktığını belirtmişti ya da söylemiş olmak için söylemişti. Bones ikinci duruma pek düşmezdi. Çünkü laf salatasından hoşlanmazdı. O iş genellikle kadınların hobisiydi. Bu yüzden kendi oyunu ‘Tatlı bir tehdit’ yönünde kullanıyordu. Ama şimdilik akşam yemeği mönüsünde ‘Audine’ yoktu. Şimdilik…
“Ee? Gösteriyi izleyecek misin yoksa uzuuun gecemize başlamayı mı yeğlersin? Biliyor musun, gözüme daha önce hiç bu kadar lez- pardon çekici görünmemiştin.”
Birisi oyun mu oynuyordu? Ah, evet! Genellikle bu kişi hep Bones olurdu. Başlatanda bitirende… Fakat başlatan bu sefer Audine’di. Yoksa kendisi miydi? Ne önemi var ki? Önemli olan kimin bitireceğiydi. Gözleri yeşilin boğucu bir halini almışken Audine’e baktı. Henüz gözlerine bakmıyordu. Bakarsa hayatındaki en büyük hatayı yapmış demekti.
Bir kurt kırmızı başlıklı kızla -teorik olarak bu hikayedeki sarı başlıklı- aynı ortamda kalırsa ve kurt küçük kıza sinirliyse ne olurdu?.. İhtimaller... İhtimaller... İhtimaller...
Bir kadını tehdit etmek güzeldir. Fakat tehditlerin tehdit olarak kalmaması gerekir. Teknik olarak Bones çoğu kişiyi tehdit ederdi ve efendisinden hayatında öğrendiği yegane şeyi unutmazdı. Tehditlerini sözle bırakmaz uygulamaya koyardı. Bu ona iki şey kazandırırdı bir sadakat iki ün. Aslında bu ikisinin nasıl bir arada olacağını bilmiyordu. Çünkü ürkek bir kişi köşeye sıkışmış bir şeytan gibi olurdu. Sürekli kendisini köşeye sıkıştırandan intikam almak isterdi. Bu da onu ihanete teşvik ederdi. Fakat efendisi hem korkutuyor hem öldürüyor hem de sadakat gösteriyordu. Ama onun sadakatle bir işi olmazdı. Onunla ilgili bildiği en önemli bilgiyse iyi bir succubus olduğuydu. O iflah olmazdı. Erkeklere takıntısı vardı. Fakat Bones bunun bir maske olduğunu düşünüyordu. Hem biriyle yatarken hem de onu nasıl bıçaklardınız? Efendisi bunu yüzyıllardır yapıyordu. O kadına çok fazla özeniyordu. Bir gün başvampir olamazdı ama yeterince güçlü olurdu. Tabi çıldırmama şartıyla. Vampirlerde çok sık görülürdü. Beden gücü kaldıramayacak ve baş vampir olacak kadar iyi değilse vampir çıldırırdı. Gerçekten... Sonrası ya efendisi onu kendi kanıyla beslerdi. Ama ‘Belle Morte’ bunu yapmazdı. Ya da kalbine bir kazık çakılır ve bir çöp gibi atılırdı. Aslında daha önce konseyde efendisinin birilerini kurtardığını görmüştü. Şu hafif iri yarı olan Alejandro gibi.
KADAJ’a para yatırmayı sevmiyordu. Hayır yani, insanlara ‘vampirleri’ öldürmesi için para veriyordu. Muhtemelen gizli bir okul da vardı. İşin tuhaf tarafı kimse kimin ne yaptığını görmüyordu. Konsey çok yoğundu. Avcılar yoğundu. Politikacılar da en az onlar kadar yoğundu. Polislerde yoğundu. Hasteneye ambulansla getirilen doktorlar da yoğundu. Herhalde yoğun olmayan bir tek kendisiydi. Böyle olmayı seviyordu. İşini yapar geriye çekilirdi. Sonra savaş alanını tepeden izlerdi. Bu da vampir olduktan sonra kazandığı bir deneyimdi. Savaşta yumruk atarsa yumruk yersin. Ama savaşa katılmazsan üstün bile kirlenmezdi. Bones üzerinin kirlenmesini istemiyordu. Dolayısıyla benden uzak olan yılan bin yaşasın psikolojisi izliyordu.
“Çok teşekkürler. Ve biliyor musun, sanırım izleyeceğim. Daha önce hiç sirke gelmemiştim.”
Bones ona şaka yapıyorsun dercesine baktı. Bir insan nasıl sirke gitmezdi. Hem burada yanı başında sirk varken… Herhalde vampir olan yerde ben yokum diyen arkadaşlara sahipti. Şaka değildi. Böyle insanlara rastlamak mümkündü. Aslında her beş insandan üçü böyle düşünüyordu. Onlara göre vampirler parazitten başka bir şey değildi. Hoş, zaten o düşüncelere sahip olanlara düşüncelerini asla sormazdı. Dolayısıyla takmıyordu. Böyle hep olacaktı. Dünya da hiç vampir kalmasa bile sırf romanlarda var diye onlardan nefret eden insanlar olacaktı. Ama onların asıl sorunları Vampirleri bir insanı istediklerinden daha fazla istemeleriydi. Tabi bir erkek bile olsa vampirlerin en güçsüz dişisi onun üzerinde dominantlık kurardı. Yazık insan egosu bunu kaldıramazdı. Bazı vampirler ve bazı şekil değiştiriciler onlara gıpta ederlerdi. Oysa bunun sebebi sadece kendilerinde ileri düzeyde ‘Aşağılık’ psikolojisi olmasıydı. Neyse Bones o ‘bazı’ kategorisine girmemişti. Ve hiçbir zaman da girmeyi düşünmüyordu.
Oturup Audine’i izlerken şovun etkileyici olduğu kanısına kapılmıştı. Mısırın tadına bakmıştı ve o kadar da iştah açıcı görünmemişti. Ama Audine hem mısırı büyük bir iştahla mideye indiriyor hemde pür dikkat gösteriyi izliyordu. Jean-Cloude gerçekten iyi iş çıkarmış olmalıydı. İhtimalli konuşuyordu çünkü şov yerine Audine’i izleme taraftarıydı. Böylesi daha iyiydi. Aslında Audine’i bir çocuğa benzetmişti. Bu durumda kendisi ne oluyordu? Şefkatli evebeyn? Yok canım daha neler… 2000 yaşındaki bir vampirin çocuğu olmazdı. Ayrıca kadınlarla anlaşamayan -ya da bilerek anlaşmayan diyelim- bir adamın bir kadını yatağa atması da zordu. Çünkü Bones aşırı femistti. Dolayısıyla kadınların cehennemi s*rtükler olduğunu düşünüyordu. Düşüncesini değiştirme niyetinde değildi. Değişim sonu da beraberinde getirirdi.
“Bir yere telefon açmam lazım, çıkışta görüşürüz.”
Gösteri bittiğinde aynen bunu söylemiş ve kendisinden uzaklaşmıştı. Birde ‘boş’ mısır kutusunu kucağına koymuştu. Bones’ın yüzünde tuhaf ve azcıkta olsa şaşkın bir ifade vardı. Boş kutuyu ne yapacaktı? Adamın birisi –daha doğrusu bir likaprot- “Çöpe efendim!” deyince Bones dişlerini göstererek sırıttı. Bu kurtçuğu tanıyordu. “Ouw! Jase… Stipriz’den çöpçülüğe mi terfi ettin?” diye sordu sonra cevaba ihtiyacı olmadığını belli edercesine elini salladı ve boş kutuyu Jason’un kucağına koydu. Sonra aceleci bir sesle “Bana bir iyilik yap ve bunu sen at. İşim var!” dedi. Sonra oradan uzaklaşacakken Jason “Bones, seninki telefonla konuşuyordu.” Dedi. Hey, o benimki değil demek istedi fakat ne fark ederdi. Aptal bir lukoi’nin ne düşündüğünü umursamıyordu. Ayrıca Audine telefon açacağını zaten söylemişti. Bu yüzden Jason’a rengini soldurtacak bir bakış attı. Ardından Audine’i bulmak için çıkışa ilerledi.
O sarı kafayı onlarca kişi içinden tanıyabilir veya teşhis edebilirdi. Ve görmüştü zaten. Arkasından Audine’e yaklaştı ve kolunu tuttu. Sonra boyunun ondan uzun olmasından faydalanarak kulağına “Ne o? Sevgiline ‘Kusura bakma bu geceki işimizi bir başka zamana ertelemeliyiz. Çünkü aptal bir vampir beni inine götürecek’ diye şikayette mi bulundun?” dedi. Sesinde az da olsa tatlı bir sinirlilik vardı neyse ileride bunun hesabını sorabilecekti. Sonuçta artık onun alanına gidiyorlardı ve kurallar değişiyordu.

Arabaya bindiklerinde Bones’ın siniri tamamen geçmiş hatta üzerine sahte bir sevinç giymişti. Eh, hayat sıkıcı olmak için değildi dimi? Bones öyle düşünüyordu. Hayatını kendisine ‘işkence’ gibi göstermek istemiyordu. Hayatı mükemmeldi. Kusursuz demiyordu. Çünkü hiçbir hayat kusursuz değildi. Fakat Bones’ın hayatındaki kusurlar bile kendisine etki etmiyordu. İyi iş çıkarıyordu. Sonra keyfine bakıyordu. Kimseye değer vermezdi. Bu da kimse için ağlamayacağı anlamına geliyordu. Yaşasın Özgürlük! Yaşasın Yalnızlık!
Arabada yol alırken bir radyo kanalı açtı. 60’lıların müzikleri çalıyordu. Hafif bir sesle mırıldanırken hiç konuşmuyordu. 80’lilerin müzikleri iyiydi. 70’ler berbattı. Fakat 60’lar saflığı anlatıyordu. Sanatçı gerçek bir sanatçıydı. Şu 21. Yüzyıldaki ‘Sanat için soyunurum!’ diyenler gibi değildi. Zaten öyle kişilerden hoşlaşmazdı. Müzik bitiminde şehirden uzaklaşmış ve Bones'ın övündüğü evine yaklaşmışlardı. Bundan sonrasını yürüyeceklerdi. El frenini çekip Audine'e döndü.
“Geldik. Bebeğim. Şimdi yürüyeceğiz. Sonuç olarak gözlerini bağlamam gerek tepinirsen kızarım. Kızarsam elimde olmadan çok kötü şeyler yaparım. Elimde olmayan kısmı doğru olmaya bilir sonuçta bana güvenemezsin!”
Sözlerinden sonra Audine’e elindeki kırmızı bandajı gösterdi. Yine sırıttı. Bundan sonra engebeli yolları vardı. Daha neler görecekti. Bir şelale sık bir orman sonra da mağara…



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Morte d'Amour   Cuma Tem. 01, 2011 4:44 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 20 puan
Renklendirme/Görünüm= 5 puan
İçerik/Kurgu= 19 puan
Akıcılık= 8 puan
İmla= 7 puan
Paragraf Düzeni= 3 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 77
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Morte d'Amour
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: RP Out :: Arşiv :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: