Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Juno Priestess

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Juno Priestess
Rütbesini Almamış Üye
Rütbesini Almamış Üye
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 2
Kayıt tarihi : 08/07/11

MesajKonu: Juno Priestess   Cuma Tem. 08, 2011 2:51 pm

Liam'ın her sözü kalbine inen derin, izi asla silinmeyecek darbeler olmuştu. Demek ki Lux gerçekten de kimseye güvenmemeliydi hayatta. Kimseye. "En yakınım" dediğine de. Oysaki Rangerların hepsinin güvenilir olduğunu, her birinin birer sığınılacak liman olduğunu düşünürdü eskiden. Şimdi Liam gibi eski bir dost bile Lux'ın dünyasını alaşağı edecek sözler söyleyebiliyor ve hiç acı duymadan o hançer keskini sözlerin arkasında durabiliyordu. Hayat her yerde alçaktı işte. Lux'ın gözlerindeki perde kalkmıştı bir anlığına ve o an Lux için Liam, iyileşmesi dilenecek bir Rangerdan ziyade infaz emri verilmiş bir Archspiritti. Liam'sa bütün bu sözleri söylerken en küçük bir pişmanık emaresi göstermemişti beden diliyle. Tek yaptığı kaskatı durmak ve sonuna kadar Lux'ın buzdan kalbini parçalamaktı. Buz, her ne kadar sağlam bir madde olsa da eğer bir kez çatlarsa derinden kırılırdı. Neyse ki buz kolay tamir olurdu, kendisini yeniler ve her durumda üstte kalmasını bilirdi. Lux da bu durumda çatlaklarını göstermiyor, sadece karşısındakinin duygusuzluğuna duygusuzca karşılık veriyordu. Liam'ın gözlerindeki ateşe buzun soğukluğuyla karşılık veriyordu. Yapabileceği en zararsız şey buydu. "Git" diye bağırıyordu gözleriyle. "Git, yoksa elimden bir kaza çıkacak."

Liam Lux'ın yüreğine balyoz gibi inen sözlerini kararlılıkla bitirdikten sonra Lux'ı asla silemeyeceğini söylemişti. Lux bu sözlerden sonra katılarak gülmemek için kendisini zor tuttu. Liam istiyorsa Lux'ı silebilirdi de silmeyebilirdi de. Zaten Lux, Liam'ı Paul hakkında söylediklerinde ciddi olduğunu anlayınca silmişti ki. Liam Arquette, artık Lux'ın umrunda değildi. Bir görevde ölürse Lux arkasından yas tutmayacaktı. Paul'ün arkasından "Hain" yaftası yapıştıran herkesin canı cehennemeydi. Lux'ın cehennemineydi, orada her yer buzla kaplıydı. O buzlara dokunursanız yanardınız. İşte Liam öyle bir yeri hak ediyordu. Ama Lux sakindi. Olabileceği en sakin ruh haline sahipti. Titriyor oluşu ve baş ağrısı tamamen önemsizdi. Liam'ın son sözlerine bakılırsa Lux en bencil Ranger olabilirdi çünkü artık Lux için Liam adlı bir Ranger var olmuyordu. Var olmamıştı. En azından uzun bir süre Lux, Liam'ın adını anmayacaktı. Bu yüzden Liam çekip giderken Lux'ın tek yaptığı Liam'a arkasını dönmek ve asıl hain olan Liam'ın bir köşede acıyla sızıp kalmasına dua etmekti.

Bütün bu olayları izleyen Sebastian'sa umrunda bile olmamıştı Lux'ın. Adam ha vardı ha yoktu zaten. Tek yaptığı orada dikilip olanları televizyon izlercesine izlemek ve iki insanın daha ne kadar ileri gidebileceğini tahlil etmekti. Zaten Lux'ın ondan bir teselli beklentisi falan da olmamıştı. Sebastian gibi bir odundan beklenebilecek tek şey az önceki hareketleriydi. Bu yüzden Sebastian'ın gitmeden önceki sözleri Lux'ta ani bir şaşmaya neden olsa da tepki verdirmeye yetmemişti. Lux, insanlardan yarattığı buzdan heykeller gibi orada sessizce durmaya ve Sebastian hiç var olmamış gibi davranmaya devam etti. Rangerların alayından nefret ettiği bir anda yanında görmek istediği son insanlardandı Sebastian. Zaten adamın sözlerinde içten olmadığını düşünürken bir de arkasını dönüp "İçten olmayan bu rahatsız edici sözlerin için çok teşekkürler, şimdi defol Sebastian." mı diyecekti. Tepki vermemek en iyisiydi. "Tepkisizlik, sevgisizlikten beterdir."

Ancak Sebastian bir şekilde Lux'a tepki verdirmeyi başarmıştı. "Buzlar kraliçesini ağlarken görmek istemeyiz." Ağlamak. Lux ağlamazdı. O, dondururdu. Ancak "ağlamak" kelimesi, Lux'ı çileden çıkartacak, içindekileri birer birer yalnız geceye haykırtacak anahtar kelimeydi. Lux ne yaptığının farkında olmadan Sebastian'ın arkasından koşarak çatının kapısını kıracak hışımla çarptı ve dizleri üzerine çöktü. Artık çatıda sadece o ve yıldızlar vardı. Paul'ün yıldızıyla beraberdi, aralarına kimse giremezdi. Lux, ellerini sıkıca iki yanına sardı. Paul'ün dokunmayı en sevdiği yerlere dokundu, sanki Paul'ün sıcaklığı oralarda kalmıştı. Neden Paul o gece ölmek zorundaydı ki? Liam ölmeliydi onun yerine. Asıl hain, elinde kanıt olmadığı halde Paul'ü suçlayan Liam'dı. Ne biliyordu ki o kuş beyinli! Paul gibi bir asili iki sözüyle alaşağı etmeye çalışmıştı. Yine de Lux biliyordu ki Paul'e inanmaya devam ederse Paul oralarda bir yerlerde rahat edecekti. Yıldızı yine eskisi gibi parlayacaktı. Lux, bu düşüncenin hışmıyla yeniden ayağa kalktı. Dizlerinden kan akıyor olması umrunda değildi. Saçları dağılmış, bir topuğu neredeyse kırılmış ve baharat parfümü etkisini yitirmişti ancak Lux'ın içindeki buz hala damarları çatlatırcasına dışarı akmak istiyordu. İzin verecekti.

Birden değişim başladı. Ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Buz mavisi gözlerinden çıkan soğuk geceyi donduruyordu. Saçlarının yeşilleşmeye başladığını, üzerindeki giysinin yerine tülden yapılmış Buzlar Prensesi kostümünün geri geldiğini hissetti. Eldivenleri geceye buz parçacıkları yağdırıyordu. Böylesine bir akşamda dolu yağmasını kimse beklemezdi ancak Lux değişim geçirirken çevresine buz parçacıkları saçmaya başlamıştı. Bedeninin her yanını sarmıştı tül. Hatlarını ortaya çıkartıyordu. Bacaklarını sararken sağa doğru asimetrik kesilmişti. Elbisenin kollarından danteller sarkıyordu, yakasıysa İngiliz asilzadelerininki gibi yukarıya kalkmıştı. Buz parçalarıyla süslü bu yakanın hemen üstünden yemyeşil saçları buzun üzerindeki yosunlarmışçasına omuzlarına dökülüyordu. Glacier gelmişti. Lux'tan daha güçlü, daha güzel ve daha acımasız olan Glacier, Lux'ı esir almıştı ve onun acısını geceye kusmaya hazırdı.

Glacier, bu akşam gücünü nefretinden ve öfkesinden alıyordu. Farabi Geceleri'ne dolu yağdırmak isteği içini yiyordu. Gülümsedi. Hazırdı. Ellerindeki dantelli eldiveni birbirine sürttü. Sürekli sürttü. Beklenenin aksine eldivenler ısınmıyordu, soğuyordu. Soğudukça da çevresine buharlar saçıyordu. Bu buharlar Lux'ın tepesinde toplanıyor ve bulutlar oluşturmaya başlıyordu. Bu bulutlarsa Farabi Geceleri'nde hala eğlenmekte olanların üzerine doğru akıyordu. Bulutların her biri gittikçe kararıyor, neme ve soğuğa doyuyorlardı. Glacier'ın gözü öylesine dönmüştü ki mavi gözleri artık beyaza kaçan bir renge dönmüştü ve parlıyorlardı. "Gel bana gecenin soğuğu, Ay'ın karanlık yanı ve Paul'ün yıldızı!" diye fısıldadı soğuk nefesiyle. Gecenin soğuğu Glacier'i dinledi ve bulutlara nem kattı. Artık yağmur başlamıştı. Glacier insanların hayret çığlıklarını duyarken dudakları zevkle yukarıya doğru kıvrıldı. Acısını ve gücünü yağmur bulutlarına gönderiyordu. Liam'ın bütün sözleri bulutlara aktarılınca şimşeklere hatta dolu parçalarına dönüşüyordu. Glacier, zehrini bulutlarına akıtıyordu. Ağlamak yerine bulutları ağlatıyordu. Lux belki ağladığını göstermezdi ancak Glacier ağladığında herkes bunu fark ederdi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Vis Sanctus
Kutsal ışık|| Yaratıcı
Kutsal ışık|| Yaratıcı
avatar

Mesaj Sayısı : 482
Kayıt tarihi : 07/11/10

MesajKonu: Geri: Juno Priestess   Cuma Tem. 08, 2011 7:44 pm

Gerekli Uzunluk= 10 puan
Anlatım= 21 puan
Renklendirme/Görünüm= 10 puan
İçerik/Kurgu= 23 puan
Akıcılık= 10 puan
İmla= 9 puan
Paragraf Düzeni= 5 puan
Tutarlılık= 5 puan

Toplam= 93
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Juno Priestess
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: RP Out :: Arşiv :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: