Contraria Vocantum Rpg
Bir gezegen ve birbirine düşman iki ırk. Bir de arada kalanlar... Yüzyıllardır süre gelen bir savaş... Bu büyülü savaşa siz de dahil olun!

Üyeyseniz giriş yapın, eğer değilseniz hemen kaydolun ve eğlenceyi kaçırmayın!



 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Geçmişin Anahtarı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Cecilia G. Stanek
Rütbesini Almamış Üye
Rütbesini Almamış Üye
avatar

Karakter Yaşı : ~
Rp Partneri : ~
Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 05/11/11
Gerçek Yaş : 22
Lakap : Dae, Daewren.

MesajKonu: Geçmişin Anahtarı   C.tesi Kas. 05, 2011 10:02 am

Akademinin toprak yoluna giriyorlardı. Ne kadar karanlık, ne kadar kasvetli bir yolculuktu. Yol kenarında ki ormanlık arazi içinde nasıl sırlar saklıyordu kim bilir? Aurora ise bunların farkında bile değildi. O sadece karanlık gökyüzüne bakıyordu. Burada yağmur yağacağına inanmazdı. Yağmurdan kaçtığını düşünürdü oysaki. Siyah bulutların peşi sıra o güçlü, karşı konulmaz fırtına bulutları vardı. Gök gürültüsü ile etrafı sallıyorlardı. Aurora, koltuğa yapıştı. Yağmurdan hiçbir zaman hoşlanmamıştı. O gökyüzünü hep açık düşlerdi. Güneşin tepede her zaman parlayacağını... Çocukluk hayallerini düşündü. İrlanda’nın orta bölgesinde ki ormanda küçük bir çiftlikleri vardı. Babası oduncuydu ve bir o kadar iyi bir avcı. Her zaman güçlü ve hedefini tam on ikiden vuran bir avcı. Annesi hastaydı hep. Tahta küçük evlerinin penceresinden ağzında beyaz bir mendil onları izlerdi hep. O mendil birçok sırrı gizliyordu. Annesinin günden güne ölüşünü... Küçük kardeşleri vardı birde. Beş yaşında yaramaz bir erkek kardeşi vardı bir de sessiz ve sakin küçük kız kardeşi. Onlar ikizlerdi ama birbirlerinden hep farklı olmuşlardı. Onları sevmek istemişti ama annesinin hasta olmasına sebep olduklarını düşünürdü hep. O küçük çocuklar doğduğundan beri annesi daha soluk ve daha hastaydı.

Araba akademinin önünde durdu. Aurora yaşlı beyaz adamın onu izlemesini sevmiyordu. Bu yüzden araba durduğu gibi kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Yaşlı beyaz adam birkaç dakika bekledi ve sonra arabayı yeniden çalıştırdı ve toprak yolu takip ederek uzaklaştı. Aurora arabanın gözden kaybolmasını bekledi, bekledi. Burada olmak hoşuna gidiyordu. Büyük, ihtişamlı akademi... Unutulmuş bu şehirde en canlı olan mekân. Gökyüzünün siyahlığında kararmış çimenlerin üzerinden ilerlemeye başladı. Okulun etrafını kaplayan labirenti fark etti. Akademiden bile yaşlıydı ve içinde kim bilir ne sırlar saklıyor diye düşünürdü hep. Oraya giren bir daha çıkamamıştı. Son giden üçüncü sınıf öğrencisi bir erkekti. Cesaretliydi, korkusuzdu ama bunlar labirent için yetmezdi. Arkadaşlarının gözlerinin önünde oraya girdi. Onu beklediler. Günlerce... Gecelerce... Ama bir daha dönmedi. Arkadaşları bu bekleyişle beraber labirentin içinden gelen fısıldamaları duymaya başladı. Onların da gelmesini istiyordu adeta. Onları da içine çekmek... Sonra çığlıklar başladı. Labirentin içinden gelen çocuk çığlıkları... Kız, erkek hepsi acı içinde çığlık atıyordu. Arkadaşlarını bekleyen çocuklar daha fazla dayanamadı. Hepsi çıldırdı. Bir kaçı labirente girdi ve geri dönmedi. Bazıları korktu ve akademiden kaçtı. Bazıları ise tımarhaneye kapatıldı. Bunlar sadece labirentin hikâyesiydi. Kimse onun içinde neler olduğunu bilmezdi. Tanrılar bile unutmuştu bu uğursuz labirenti. Ama her gün orada duruyor ve akademinin açılmasını bekliyordu ağzı sulanmışçasına. Yeni çocuklar istiyordu içine almak için tüm duygularıyla...

Annesi öldüğünde onlarda ölmüştü aslında. Annesinin o beyaz elbisesi içinde daha soluk göründüğünü düşünmüştü hep. Ağlayan birkaç kadını... Küçük kardeşlerinin donuk bakışlarını... Ormandan bir daha dönmeyen babasını... Sadece küçük kardeşleri ve o kalmıştı. Kadınlar onlara birkaç gün yemek getirmiş onlara bakmışlardı ama o birkaç günden sonra gelmez olmuşlardı. Ormandan gelen sesler daha gerçekçi olmuştu o günlerde. Küçük kardeşleri ile beraber annesinin ve babasının yatağında yatardı. Yatak büyüktü ve hepsini içine alabiliyordu. Kaşındıran beyaz yorganı başlarına kadar çeker uyumaya çalışırlardı. Ama ormandan gelen ulumalar buna yardımcı olmadı hiçbir zaman. Onlarla beraber ne yapacağını bilmiyordu. Bazen kaçmak ve ormana dalmak istiyordu. Tüm bunlardan uzaklaşmak, bu kâbustan uyanmak...

Akademinin karanlık koridorlarında dolaşmaya başladı. Nerede olabileceğini anlamaya çalışıyordu. Hep yer değiştirirdi. Onunla oyun oynardı her seferinde. Yaramazdı hala. Arkasından gelen ayak sesleri ile döndü ama orada değildi işte. Poufff. Koridorda ki mumla yanmıştı ansızın. ‘Meraba kardeşim.’

Normal insan olmadıklarını anlamaları fazla uzun sürmemişti. Annesini... Ve babasını kaybetmelerinden sadece üç hafta geçmişti. Yaşamaya çalışıyorlardı. Akşamları tahta masaya oturup kadınların üç hafta önce getirdiği yemekleri azar azar yiyorlardı. Aurora böyle yaşabileceklerini düşünmüştü ama yemekler bozulmaya başlamıştı. Kardeşleri hasta olursa, kendisi hasta olursa nasıl iyileştirebileceğini onlara nasıl bakacağını, kendisine nasıl bakacağını bilmiyordu. Ta ki... ‘Elinde ki ne Rose?’ Küçük kız kardeşi ona dönmüştü. Artık hiç konuşmuyordu. Sadece bakıyor ve gözleri ile anlatmaya çalışıyordu. İlk başlarda korkmuştu Aurora. Bir ölüm daha görmek istemiyordu ama kardeşinin iyi olduğunu gördükten sonra alışmaya başlamıştı. Rose’un elinde eski büyük bir cilt kitap duruyordu. Aurora böyle bir kitabı daha önce evlerinde hiç görmemişti. Kız kardeşi kitabı ona doğru uzattı. Eski kitap ağırdı ve toz içindeydi. Aurora kapağına doğru hızla üfledi. Anlamadığı dilde bir şeyler yazıyordu kitabın kapağında. Parmakları ile gezindi harflerin üstünde. Sanki harfler ona bir şey anlatmak ister gibi. Kapağı tuttu ve yavaşça açtı. Kitabın sayfaları yırtılmış, tozlanmış ara ara mürekkebe bulanmıştı. İçinde babasının ona anlattığı bitkilerden vardı. Yararları, nasıl kullanacağı... Ve annesinin en yazısı ile yazdığı sözcükler harfler. Büyüler. İçinden ilk bu kelime geçmişti. Annesinin yazısını her zaman okuyabilirdi. Karmaşık olmasına karşın her zaman güzel bir şekilde yazardı. Kendisi gibi. Annesi bitkiler ile beraber yapılabilecek büyüleri, yararlarını, iyileştirmeleri yazmıştı. Hatta bir mumun nasıl büyü ile yanabileceğini bile ne ince ayrıntısına kadar... Bakışlarını komodinde duran muma çevirdi. Yarısı erimişti. Acaba annesi mumu büyü ile mi yakardı hep?

‘Meraba Sam. ‘ Küçük kardeşi ne kadar büyümüştü. Kahverengi karışık saçları, yüzünde ki o muzip gülümseme ve babasından aldığı mavi gözler. Karşısında duruyordu işte. Kaç yaşındaydı? 15. 16. Görüşmeyeli ne kadar olmuştu? Beş yıl.O büyü kitabını bulduktan sonra hayatları değişmişti. Her büyüyü denemiş ve işe yaradığını görmüşlerdi. Kendilerine eşsiz sofralar hazırlardı, hiç yemedikleri yemekleri tatma fırsatı bulmuşlardı. Ama büyü insanı değiştiriyordu. Sam büyü kullanmaya başlayıp, okuldakilere hava atmaya başladığında insanlar şüphelenmeye başladı ve sonra bir grup adam Sam’i yakalamaya çalışmıştı. Onu öldürmek, yakmak istemişlerdi. Ama Sam ellerinden kurtulmuştu. O gün oradan gitme kararı almışlardı ve ormana girmişlerdi. Geceleri uluma sesleri yükselen ve ödlerini patlatan o ormana girmişlerdi.

‘Rose nerede?’ Erkek kardeşi etrafına baktı. ‘Buralarda bir yerde olmalı kardeşim.’ Fufff. Mumla hızla sönmüştü. Hafif bir rüzgârın devamında Rose erkek kardeşi Sam’in yanında duruyordu. Rose sarı uzun saçlara sahip bir kızdı, onunda Sam’in gözlerini – babasının gözlerini – andıran mavi gözleri vardı. Aurora babası gibi mavi gözlere sahip olamamıştı. O annesinin koyu kahverengi gözlerine sahip olmuştu. Isırık izi de hala Rose’un beyazlaşmış kolunda duruyordu. Aurora’nın en büyük hatasının anısı olarak. Ormana girdiklerinde herşeyin yolunda olduğunu düşünüyordu. Sadece fazla karanlık olduğunu... Ulumaları duyuyorlardı ama çok uzaklardan geliyordu. Arada yaprak hışırtıları ile kalbi güm güm atsa da onun sadece bir sincap olduğunu gördüğünde içi rahatlıyordu. Ama son gürültü ne sincaplardan geliyordu ne de baykuşlardan. ‘Geceleri bu orman küçük çocuklardan için iyi bir yer değildir.’ Karşısında hayatta gördüğü en güzel varlık duruyordu. Bembeyaz bir teni vardı. Gözleri anlamlandıramadığı bir parıltı saçıyordu. Dişler... Köpek dişleri uzundu. Annesinin kitabını hatırladı. Kan. Diş. Beyaz ten. Vampir.

Rose, Aurora’ya doğru yaklaştı ve ona sıkıca sarıldı. Aurora’da kız kardeşini özlemişti. Ama gözlerini yara izinden ayıramıyordu. ‘Eee küçük hanım. Burada şu küçük veletler ile ne işin var?’ Sesi sanki bir melodiyi andırıyordu. Ama Aurora kendini toplamış ve ona gözlerini kısarak bakmıştı. ‘Bu seni ilgilendirmez. Sen kendi yoluna biz de kendi yolumuza gideceğiz. Vampir bir kahkaha savurdu ve orman inledi. Ulumalar kesildi. Sanki orman onun ne yapacağını bekliyor gibiydi. ‘Ama benim karnım aç ve sizin gibi leziz yemekler bulmuşken gitmek olmaz.’ Vampirin ona doğru yaklaştığını hatırlıyor sonra Rose’un dudaklarını oynattığını. Ormanda bir ışık topu yayılırken vampir şaşkınca etrafına bakıyor ama güneş ışığı onu etkilemiyor. Rose’a yöneliyor. Herşey çok kısa sürede olmuştu. Eğer orada dikilmeseydi herşeyin daha farklı olabileceğini düşünmüştü Aurora. Erkek kardeşi Sam’in vampire atlayışını, vampirin Rose’u dişleyişini... Rose acı içinde inlerken, Sam’in çantasından bir kazık çıkarıp vampirin kalbine doğru sallayışını...

‘Ne kadar kalmayı düşünüyorsun kardeşim. Biliyorsun akademi bize ait. Seni uzun süredir görmüyoruz sadece kartpostalların ile bizi kandıramazsın.’
Birlikte büyük bir salona geçmişlerdi ve pencerenin önüne konuş kırmızı koltuklarda oturuyordu. ‘Bilmiyorum Sam. Fazla uzun kalamam.’ Karanlık tarafta oturan Rose’a kaydı gözleri. Gözleri ile onu izliyordu. Aurora gülümsedi ona doğru, Rose’da ona beyaz dişlerini gösterecek şekilde gülümsemişse de gülüşünde mutluluk yoktu.

‘Onu korumalıydın! Onu ölüme terk ettin. O vampir onu ısırırken sadece ben onu düşündüm!’ Sam’in bağrışları kulaklarına çarpıyordu. Rose, Sam’in omzuna yaslanmış şekilde hiç olmadığı kadar soluk görünüyordu. ‘Eğer o kitabı daha dikkatli okusaydın karşılaşabileceğimiz yaratıklar hakkında bilgin olurdu.’ Okumuştu aslında ama hiç onlarla karşılaşabileceğini düşünmemişti. ‘Ben nereye gideceğimizi biliyorum. Kardeşim ve benim için herşeyi araştırdım. İşlevini yitirmiş bir akademi var. Orada yaşaca-‘ ‘Eğer sen ve o aptal büyülerin olmasaydı hala evimizde yaşıyor olabilirdik!’ Sam’in büyüyen gözleri ve ağzından gelen yeni haykırışı duymak görmek bile istememişti. ‘Sen bizimle gelmiyorsun! Sen bizi asla kabul etmedin!’ ‘Eğer kabul etmeseydim hala yaşıyor olur muydun? Ve benim seninle geleceğimi nereden çıkardın! Akademimiymiş.’

‘Beş yıldır seni görmüyoruz kardeşim ve sen beş yıl önce sadece bir kere akademiye geldin. Evimize.’ Haklıydı. Rose’un yaralanışından sonra onlarla hiç görüşmemişti. Ormanda farklı yollara ayrılmış ve kendi hayatlarına doğru yola çıkmışlardı. Beş yıl önce ise işler değişmiş ve Aurora kendini akademinin bahçesinde beklerken bulmuştu. Akademi ona huzur vermişti. Sessizliği, yalnızlığı ama orada Rose ve Sam ile kalamazdı. Her gün Rose’u ve o diş izlerini görüp yanlarında kalamazdı. Sam’in suçlayıcı bakışlarını, sözlerini hatırlayamazdı.

Labirentin tam karşısında duruyordu şimdi. Kurumuş bitkilere ve yağmurdan dolayı ıslanmış yapraklarına dokunuyordu. O ormanda ki kavgalarından sonra kendini bir şehre attığında da yağmur yağıyordu. Yeni bir hayat için. Ama yağmur ona yaptığı hataları, olanları, kardeşlerini, babasını, annesini hatırlatıyordu. Elini bir kez daha labirentin bitkiden örülmüş duvarında gezdirdi ve içeriye bir adım attı.

Not: Başka bir sitede paylaştığım rp'dir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Geçmişin Anahtarı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Contraria Vocantum Rpg :: RP Out :: Arşiv :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: